27 Subat 2020 Perşembe

Ay Yarıldı Kıyamet yaklaştı

25-01-2020 04:52 Güncelleme : 25-01-2020 04:52

Esasen bu manidardır. Çünkü anlaşılır bir davetçi onları nura çağırmaktadır. Ama insanlar uydu olmuşlardır.. Hevalarına uyduklarından dolayı bu hale gelmişlerdir.Uydu ise akletmeyen olarak uydusu olduğunun cazibesi ya da çekim gücü içinde sürüklenmedir. İşte bu insanlarda hevanın cazibe ve çekim gücü içinde hayatın içinde nehirin üzerindeki yaprak gibi ya da ateşin etrafında dönen böcekler gibi sürüklenmektedirler. Bu manada onlar dünyanın uydusu gibi , hevalarının tecelli ettiği neresi var ise oranın çekim gücü içine girmişledir. Kişisel özgürlük adı altında nefsin arzuları etrafında dolaşırken, ehli sünnet mezhep imamlarının, şia Ayetullahların, bununla beraber, kutup, ğavs, şeyh ,hoca, üstad, siyasi parti veya liderleri ile, vatan, bayrak, Kemalizm gibi çekim güçleri içinde girerek bunların uydusu haline gelmişlerdir. Bu hali ile onlar aklını kullanmaz, sürüklenen bir yaşam içinde bunların götüreceği ateşlere doğru ayakları yere basmaz ya da boşlukta hızla yol almaktadırlar.

Kamer süresinde ayın yarılışı, insanların nefislerinin arzularına uyarak gelen hikmete büyü demesi, ve çeğrıcıya görülmedik bir çağrı demelerinden bahsedilir.

Bu cümle örgüsünde Rabbin ayetlerinin satır aralarını ve arkalarını anlamaya çalıştığımızda, insan o zaman aydınlanmaktadır.Her ne kadar bize de zokayı yutturup Rönesans adı aldtında bir aydınlanma da bahsederek, Rabbi ve Onu ayetlerini inkarı bir aydınlanma ve o zamanı da aydınlanma çağı olarak nitelendirseler de aslında o çağ bir karanlıktan diğer bir karanlığa geçmekten başka bir şey olmamıştır.

Bilim ve teknoloji ile üretim araçlarında yapılan atılım aslında onların, kilisenin Rabbine ve din adamlarının kendi elleri ile yazdıklarına bir kıyam olması gerekirken bu bir nefrete dönüşerek tümü ile yaratıcıya ve onun nur olan ayetlerine karşı olmuştur.

Esasen bu durum nurcu hareket şeklinde tezahür ederken, kilisevari bir şekilde kendilerini din adına konuşmaya yetkili gören veya gösterilen kişiler tarafından da aydınlığa çıkış yolu olarak mezhep, cemaat, gruplar görülmektedir.

Oysa Rabbin istediği bu sahte tüm ayların yarılması ve insanları kıyamet günündeki gibi ayağa kalkarak çağrıcı olan ayetlere doğru koşmasıdır.

Ay insanlar nezdinde astronomik olarak uydu anlamına gelir. Rabb ise O’nun bu yönüne dikkat çekmez. Onun bir nur olmasında bahseder.

Bu Nuh a.s davetinde de sözkonusu edilir.

Esasen bu manidardır.

Çünkü anlaşılır bir davetçi onları nura çağırmaktadır. Ama insanlar uydu olmuşlardır..

Hevalarına uyduklarından dolayı bu hale gelmişlerdir.Uydu ise akletmeyen olarak uydusu olduğunun cazibesi ya da çekim gücü içinde sürüklenmedir.

İşte bu insanlarda hevanın cazibe ve çekim gücü içinde hayatın içinde nehirin üzerindeki yaprak gibi ya da ateşin etrafında dönen böcekler gibi sürüklenmektedirler.

Bu manada onlar dünyanın uydusu gibi , hevalarının tecelli ettiği neresi var ise oranın çekim gücü içine girmişledir.

Kişisel özgürlük adı altında nefsin arzuları etrafında dolaşırken, ehli sünnet mezhep imamlarının, şia Ayetullahların, bununla beraber, kutup, ğavs, şeyh ,hoca, üstad, siyasi parti veya liderleri ile, vatan, bayrak, Kemalizm gibi çekim güçleri içinde girerek bunların uydusu haline gelmişlerdir.

Bu hali ile onlar aklını kullanmaz, sürüklenen bir yaşam içinde bunların götüreceği ateşlere doğru ayakları yere basmaz ya da boşlukta hızla yol almaktadırlar.

Bunlar onları çağırmış onlarda  icabet etmişlerdir.

Bunların çağrısına icabet edenler görülmedik bir çağrıya çağırır.

Çünkü bu çağrıların hepsi fıtrata yabancıdır.İnsanı kendisine yabancılaştırır.

Esasen bu bilinmedik kişi Allah adına konuşma yetkisinde kendisinde gören ve kendisine çağıran cemaat, grup, tarikatler içinde geçerlidir.

Bunlar kendilerini ne zannediyorlar ki böyle bir çağrıda bulunuyorlar.

Fakat bizler ise zıplayan çekirgeler gibi çağırana koşarak gidenlerden olmuşuz.

Çünkü akletmemiş, sorgulamamışız.

Akıl mı vahiy mi? Gibi sanki bunlar zıt kutuplar gibi bunları karşı karşıya getirmiş bir yandan da aklı olmayanın mükellefiyeti ve dini olmaz demişiz.

İlk aklı kullanan şeytan demiş aklı zincirlere vurarak aslında kendimizi başkalarının zincirlerine vurmuşuz.Çünkü akıl insanın elindeki en büyük güçtür.

Bununla yeryüzünü imar eder, bununla doğruyu ölçer ve taratar.

Rabb dahi ayetlerinin sorgulanmasını hatta kendisini sorgulanmasını isterken, en çok olarak İbrahim ve Musa elçileri de gündem etmesi de bunların en çok sorgulayan olmalarından dolayıdır.

Elindekine hıyar diyene tuz alıp koşmuşuz.

Ben seyyidim,ben hocayım, ben mehdiyim, ben şefaat edeceğim, benim tarikatim tek kurtuluş yoludur.

Diyen her kim var ise ona doğru koşmuşuz. Bu öyle bir koşma olmuş ki tüm değerleri, akıl yürütme kurallarını geride bırakmış ve gözümüz hiçbir şeyi görmemiştir.

Tuhaf ve Rabbin dinine yabancı olanları seçmiş ve onlara deliler gibi koşmuşuz. Onları ay, nur olarak görerek, onların uydusu olmuşuz.

Oysa kıyamet günü her an bir gözkırpması gibi olabilecek iken(Nahl 77)  biz bu ay gibi görülen ya da gösterilenleri yarmalıyız.

Çünkü bunlar Rabb ile aramızda ay olarak kendisini gizleyen en büyük engel olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu engeli yarıp asıl çağrıcıyı bilinmedik olarak algılamamalıyız. Çünkü bu çağrıcı ayetler kendilerine geldiğinde insanlarımız bu ayeti daha önce hiç duymamış iken, diğer taraftan bu ayetleri zikredenleri ise dinden çıkan, beyni yıkanan veya gelenekteki milli ve manevi duygulara yabancı biri olarak niteleyerek kökü dışarıda olan birileri olarak nitelemektedirler.

Oysa bu ayetler bir nur iken karanlıklara nur saçan bir ay iken o ay ile kıyama kalkmaları gerekirken, bu nura çağıranlar büyülenmiş ya da büyücü olarak nitelenerek, her defasında onu zorlamakta ve sıkıntıya düşürmektedirler.

Bunun aslında hiçbir gerekçesi yoktur.

Çünkü onlar sadece karanlık ve temeli olmayan, hevalarından başka bir şeye uymamaktadırlar.

Heva ise haktan bir şey ifade etmez.

Çünkü o hava civadır.

Onlar kötülük işledikleri halde onları bu kötülükten alıkoyacak haberler geldiği halde onlar bunlar üzerinde hevalarına uyarak ayak diretmektedir.

Hani nerede fedakarlık, nerede samimiyet,…

Yoksa bizler de israiloğulları gibi arzularımıza uymadığını getiren elçileri öldürenler gibi mi olduk?

Biz elçiyi bedensel olarak öldüremeyiz belki ama ona hayatımızda yer vermeyerek adeta sen benim için ölüsün demiş olduk.

 

 

 


 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA