16 Kasim 2018 Cuma

Buruç Süresi Tefsiri-1

01-09-2018 19:02 Güncelleme : 01-09-2018 19:06

Burada sözkonusu edinilen ateş çukuru içinde yakılanlar ile onları yakanlara yer seviyesinden bakıldığında ashabı uhdud galip ateş çukurları içindekiler sanki mağlup ve acınası gibi görülürler. Ama daha geniş ve gökten bakıldığında meselenin tam tersi olduğu idrak edilir. Hatta birey keşke “onlar gibi o ateş çukuruna atılan ben olsaydım” arzusunda bulunur.

1-Burçları olan göğe,

Gök belirli konakları olan güneşin ve ayın uğrak yerleri olan belirli alanlardır. Buralar göğün yüksek ve açık bir alanı olarakta göğün süslerini taşırlar.

Bu burçlar göğün yüksek yerleri iken kale gibi de tahkim ve bir o kadar da süslerle dolu yeridir.

Burçlar adeta oradan dünyaya bakılan birer tribünler olarak dünyada yapılanların lamba olan güneş ile gözetlendiği yerdir.

Asıl gözetimin yapıldığı yüksek kulelerin olduğu yerler.

Burç ve onun türevleri:  Kale, Surların yüksek yerleri, ziynetin gösterilmesi, Yüzü güzel, açık aşikar, süslü, güzel  anlamlarında kullanılır. Olayın içinden değil de yüksek burçlardan bakıldığında aslında sadece dünyaya ait olanı değil, daha geniş olarak ziynetleri ve vaat edilen gündekileri de görmek mümkün.

Bu hali ile olayları hendeklerden değil, yüksek yerlerden daha tepeden bakarak onun içindeki hikmetleri anlamak gerekir.

Burada sözkonusu edinilen ateş çukuru içinde yakılanlar ile onları yakanlara yer seviyesinden bakıldığında ashabı uhdud galip ateş çukurları içindekiler sanki mağlup ve acınası gibi görülürler. Ama daha geniş ve gökten bakıldığında meselenin tam tersi olduğu idrak edilir. Hatta birey keşke “onlar gibi o ateş çukuruna atılan ben olsaydım” arzusunda bulunur.

Bu hali ile olayın tüm çıplaklığı(buruç) ve ziyneti(buruç) ile görmek Rabbin semasından (isimleri,kavramları  ve tasavvurları)  görmekle gerekmektedir.

Bu hali ile yüce semanın kendisine ait yüce isimleri ile olaylara bakmak aslında olayın göründüğünden çok daha derin ve anlamlı olduğunu idrak etmek açısından kaçınılmazdır.

Bu hali ile olayların içine girip onun rüzgarı içinde ya da günlük hayatın meşgaleleri içinde sürüklenip gündemi belirlenen olarak oraya buraya savrulan olmaktan vareste olarak tahkim olmuş kalelere(burçlara) ,yükseltilmiş ve ziynetlenmiş burçlara doğru tırmanmak gerekir.

Toplumların bakış açılarını, nefsin arzuları, ataların düşünceleri, ileri gelen olarak nitelenenlerin bakışları gibi kişiler bireylerin önünde bir kale gibi durur. Birey bunları aşamadığından sürekli olarak bunlara çarpar ya da çarpacağını zannederek geri durur. Hal böyle olunca da bu kale içine hapsolup kısır bir döngü içinde dolanıp durur. Oysa o kalenin aşılabilecek olduğunu bilerek yüksek burçlarına doğru tırmansa bu durumda bambaşka bir şeyle karşılaşır. O zaman bakışı değişir. Algıları ve öncelikleri, küçüklük ve büyüklük tanımları , korkuları ve sevinçleri, ağlamaları ve gülmeleri değişir.

Fakat o bu kaleyi kendisi için burç zannetmiş ve tüm bakışlarını yer seviyesinde olan bu kaleden yapmıştır. Kavram, tasavvur ve kelimelerini buna göre oluşturup beklentilerini de buna göre ayarladığından kendisini esasen bir ateş çukuru içine atmışlardır. Çünkü onun için kalınacak tek yer sanki dünya ve alacağı veya sahip olacakları bu dünyanın ziynetleri imiş gibi davranmaktadır.

Yüce Rabb böylece kullarını bu duvarların aşılabileceği hedefini göstererek çin Seddi gibi de olsa bunların aşılıp üzerlerine çıkılması gerektiğini ve hayatı bu alçak kalelerde değil, Gökten hayranlıkla izleyeceği burçlarda tecelli etmelerini salık vermektedir.

Bu manada ateşe atılanlar bu alanı bedenlerinin tutuşturulduğu ateşler ile aydınlatmış idi. O halde bu hadise Musa’nın ben bir nar gördüm umulur ki size bir haber ya da bir kor getiririmde ısınırsınız demesi gibi insanlığın kendisine yönelmesi gereken  mübarek bir ateş idi. o ateşin içinde bulunanlar mübarek idi. O ateş onların bedenlerini simsiyah yaptı ama ruhları alev alev parıldıyor ve her defasın da nefislerini alabildiğince arındırıyorlardı.

2-Vaadedilen güne 

O günkü o muhakkak ve vuku bulacak gündür. Bu gün için söz verilmiştir.

Şu halde işler burada nihayete ermiş değildir.  Sözler, eylemler, düşünceler ve yapılan her ne varsa bunlar burada vuku bulup kaybolmuş değildir.

Hafızalardan silinse de, unutulup üzerinden yıllar asırlar geçse de kimsenin olmadığı bir köşede ifa olunsa da o orada eriyip geri dönmemecesine yokolmuş değildir.

O söz verilen gün işte o gün muhakkak ki bir karşılaşma olacaktır. Tarih, o günden önceki tüm tarih, yargılanacaktır.

Buna göre kimsenin yaptığı yanına kalacak ya da ona kar sağlayacak değildir.

O ateşe atanlar onları ateşe atıp yaptıkları yanında mı kalacaktı? ya da o ateşe atılanlar ateşler içinde yanıp kül mü oldular.

Rabbin isimleri ile burçlardan bakmayanlar böyle değerleyebilirler.

Yüksek isimler sahiplerinin adları bu burçlara yazılır. Çünkü onlar bu burçlardan bakanlar olarak vaat edilen günü unutmazlar. Hatta ona doğru gittiklerinin bilinci içinde söz ve davranışlarını tayin ederler.

Vaad edilen gün şu hali ile dikkatlerin çekileceği gözlerin dikileceği istikamet sağlayıcı bir nitelik ise buna göre vaatler hatırlanmalı sözler tutulmalıdır.

Rabbin muhataptan istediği ondan alınan sözü fıtratında iken ben sizin Rabbiniz değil miyim? evet sen bizim Rabbimizsin sözünü tutmalarıdır.

Şüphe yok ki her sözün bir sorumluluğu vardır ve her söz sahibi bu sözden dolayı sorulacaktır.

Buna göre söz veren o sözünden dolayı sözleşme gününde hazır bulunacaktır.

 

Bu sözleşme günü bireyi yükseltmeli ve yüceltmelidir. Onu nefsin ve hevaların arzularının altında çamura bulanmışlıktan, semalara doğru çıkarıp ufkunu genişletmelidir.

Vaadedilen gün  bir ufuktur. İleriyi geleceği görmektir. Günlük uğraş ve onların insanları çerçevelediği kuşatmaları yarmaktır. Bu hali ile o bireye güç verir. Onu cesur kılar, Onun gözünde dünyanın ve içindekilerin değeri yoktur, acılar ve sıkıntılar onu sarsmaz. Çünkü o vaat edilen güne kilitlenmiştir.

3-Şahide ve şahit olunana

Burada kelimelerin marife olarak değil nekra olarak gelmesi şahitliklerin daha geniş açıdan bakılmasını gerektirmektedir.

Şahitlik en büyük olarak Allah’ın şahitliğidir. Melekler de şahit iken o olayı gören veya idrak edenlerde şahitlerdir. İlim sahiplerin  şehadeti görmeseler bile akıl gözü ile bilmelerindendir.

Şahitlerden olarak insanın kendi bedeni, ayağı, derisi, kulakları, gözleri de sözkonusudur.

Nihayet, oraya geldiklerinde kulakları, gözleri, derileri, yapıp-ettikleri hakkında onlar aleyhine tanıklık edecektir. Fussilet 20

Şahit olunana ise olay ve hadiseler içinde varolan ins ve cindir.

Bu hadise de ateşe atanlar şahit atılanlar ise şahit olunanlardır.

Buradan daha genel olarak bakıldığında insan sahit olunan konumda olarak etrafı yukarıdan aşağıya, sağdan sola, hatta ruhun nufuz ettiği nefsinde şahitler ile çevrilmiştir.

Şu halde şahitler onun yaptıklarını gözetlemekte onun yaptıklarının delili olmaktadır. Şahit olunan bu şekilde bir kuşatma altında ise söz verilen o günde hepsi bir araya getirilecektir.  O zaman buna göre söz verilen o gün bir yargılama ve hesaplaşma günü olmaktadır. O günün şahitleri vardır, o gün kendisine şahit olunanlar vardır.

Her insan aynı zamanda bir şahittir. O yaptıkları ile bir şeye ya da şeylere şahit olur ama bu şehadet onun delil olma anlamında olduğunda bu halde şahitlik edilenin ne olması gerektiği ortaya çıkar. Yani onun şahitliği şahit olunacak olana mı? Yoksa şahit olunmaması gerekene mi?

Bu minvalde Hayatını şahit kıldığı şey aziz ve Hamit olan Allah’mı yoksa ondan başkası ya da başkaları mı? Hevası ya da Allah’a koştuğu ortakları mı? O bir ayet ise şehadette delil anlamında ise Allah’a mı şahittir. Yoksa ondan başkalarına delil olma noktasında mıdır?

Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" onlar: "Evet , şahid olduk" demişlerdi. Kıyamet günü: "Biz bundan habersizdik" dememeniz içindir. A’RAF 172

Şahit olan bu noktada neye şahitlik ettiğine neyi meşru kılmaya çalışıp veya neyi temsil ettiğine bakmalıdır? O aslında neyin şehadetini yaptığı ile neyin şehadetini örttüğünü bilmelidir.

O gün kim burçlarda kim yerlerde ortaya çıkacaktır? Hendeklerde çukurlarda olanlar gerçekten kimler, burçlarda yukarılarda olanlar gerçekten kimler onlar ortaya şahitleri (delilleri) ile ortaya çıkacaktır.

O gün kişi kendi nefsi üzerinde şahit iken şahitlik bakımından en büyük şahit ise ancak Allah’tır. Allah en büyük şahit olarak vardır. Ona verilen sözün şahiti bir tarafta o iken diğer tarafta insandır. O halde o şahitle birliktedir. Uyumayan uyku tutmayan ve ölmeyen Allah’ın  şahitliği her an ve devamlı olmakta iken onun kendisine yapılan bu şahitliğin bilincinde olması gerekir.

Onun şahitliği en büyük şehadet ise şu halde onun şahit kılındığına şahit olması gerekmez mi?

4-Kahrolsun hendeğin arkadaşları.

Vaadedilen o gün  gelmezden önce böyle bir bedduaya muhatap olmak gerçekten büyüktür. Böyle bir bedduaya maruz kalan daha dünyada hendeğe kendisi girmiş demektir. O artık iki yandan çevrilmiş ve dünyası bu çukur olmuştur.

Onlar hendek için bir araya gelmiş olanlardır. Onların amacı insanlar çukur kazmak, tuzak kurmaktır. Çünkü bunlar bu eylem üzere arkadaşlıklarını kurmuşlardır.

Bu eylem üzere arkadaşlık kuranlar bu hendekleri kazanlar olarak, zamanlarını enerjilerini ve mali veya diğer imkanlarını bu hendekleri kazmak için seferber edeceklerdir.

Esasen onlar bunu adeta kendilerine iş edinmişlerdir.

Bu hali ile onların aldatıcı, hilekar düzenbaz, yalancı ve müfterilerden olmaları kaçınılmazdır.

Bunlar her toplumda farklı kimlikte ortaya çıksalarda yaptıkları iş insanlara tuzak kurarak onları çukura atmaktır.

Firavn kavminde sihirbazlar aldatmayı en iyi becerenler iken, şimdi ki toplumda bu aldatma gündemi belirleme ve tayin etme üzere olarak kitle iletişim ya da medya vasıtası ile yapılmaktadır.

Yazarlar çizerler, akademisyenler ya da uzman denilen birtakım insanlar da bu kervanın yolcuları olabilmektedirler.

Zira insanların alemlerini şekillendirip her yüksek yerlerine işaretler koyarak onlara yön vermek üzere sivri uçlu kalemlerini insanlara batırırlar.

Sadece kalemler ile değil, silah zoru ya da onu icbar etmek üzere de kazdıkları hendeklere insanları sürerler.

Rızıkları bir vasıta olarak kullanıp insanları köleleştirenler olduğu gibi edinilen bir takım arkadaşlar içinde aynı durum söz konusu olabilir.

Hendeğin arkadaşları bu manada öncelikle yaptıkları bu işler vasıtası ile esasen onlar açtıkları mezara kahrolan, öldürülen olarak kendileri girecektir.

Buna göre hendek sahiplerinin hendeğine düşmek onlar ile hendek arkadaşlığı kurmamak gerekir. Zira onların hendeğine düşen onlar ile arkadaş olur ki o da kahrolanlardan olur. Şu hali ile Hendek arkadaşlıklarından uzak durma irade ve gücü verilmiş iken bu tuzağa düşenler bundan dolayı hendek arkadaşlarını değil, kendilerini sorumlu tutmalıdırlar.

O halde hendek arkadaşlarına karşı uyanık olarak onları çukura gömüp onlardan uzak durmaktır asıl olan.

5-Yakıtlı  ateş.

Çünkü bu, yakıtı zatlar olan insan ve cin olan bir ateştir. Bu ateş insanı alır ve onunla alevlenir. Bu hali ile o ateş dehşet saçan bir ateş olarak durmaktadır.

Hendeğin içine atılan insanlar o ateşin içine atıldıkça ateş daha da bir alevlenmektedir.

Bu hendeği kazanların o hendeği kazmalarının nedenini aslında insanları ateşler içine sokmak olduğunu izhar etmektedirler.

Bu hali ile onlar insanlığı yakmaya çalışanlar olmaktadırlar.

İnsanlığın düşmanı olan bu insanları aslında içlerinde bulunan bu kin ateşi sürekli yanmakta iken kendileri de bu ateşin yakıtı olmaktadırlar.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA