17 Agustos 2018 Cuma

Sorumsuz ve İradesiz Bağımlılıklar

22-01-2018 11:52 Güncelleme : 22-01-2018 11:52

Sorumsuz ve İradesiz Bağımlılıklar

Tarihe kayıtsız kalan toplumlar ve kültürler, bu kayıtsızlıkları sebebiyle tarihe maruz kalırlar; tarihe maruz kaldıkları için de, tarihin peşinde sürüklenirler. Günümüzde, tarihin peşinde sürüklenen toplumlar/insanlar, ‘daha az insan’ sayılırken, tarihin iplerini ellerinde tutan güçlüler ‘daha çok insan’ sayılıyor. Güçlülerin ‘daha çok insan’, zayıfların ‘daha az insan’ sayıldıkları, sayılabildikleri bir dünyada, “insan hakları”, “demokrasi”, “adalet”, “eşitlik” gibi bütün kavramların, ideolojik bir aldatmacadan ibaret bulunduğunu bilmek/anlamak gerekiyor.

Güçlülerin ‘daha çok insan’, zayıfların ‘daha az insan’ sayıldığı/sayılabildiği bir dünyanın oluşumunda, zayıfların kendi kayıtsızlıklarının, sorumsuzluklarının, ufuksuzluklarının, ilgisizliklerinin de büyük katkıları olduğu hususu, tartışmaya açılabilmelidir. Bu tartışma, daha benzer pek çok hususta olduğu gibi, çok geç kalmış, çok ihmal edilmiş, savsaklanmış bir tartışmadır.

 

ÖZNE OLMA İRADESİNİN KAYBI

İslam dünyası toplumlarında, “atalar dininin” kurumsallaştırdığı otoriteye kayıtsız şartsız bağımlılık geleneği, dini ya da politik, hangi otorite olursa olsun, bu otoritelerin bağımlıları haline getirilen bireyleri ve kitleleri bütünüyle düşüncesizleştirir, akılsızlaştırır, sorumsuz ve iradesiz kılar. Bu tür bağımlılıkların “din” adına kutsandığı toplumlarda/kültürlerde, bireylerin, hangi alanda olursa olsun, bir “özne” olma iradesi ortaya koydukları görülmemiş, duyulmamıştır. Otoriteye itaat adına, nesneler-kalabalıklar-sürüler her tür yanlışlığı, çarpıklığı, yozlaşmayı, bayağılaşmayı meşrulaştırarak, bunları uyulması gereken bir geleneğe dönüştürürler. Hiç bir alanda özne olma iradesi ortaya koyamayan nesnelerin iradesizliklerinin, kayıtsızlıklarının, sorumsuzluklarının sıradanlaştırılması ve geleneğe dönüştürülmesi, ehliyet ve liyakat sahibi olsun ya da olmasın, dinî ya da siyasal otoritenin ölçüsüz bir biçimde güçlendirilmesine, kutsallaştırılmasına ve dokunulmaz kılınmasına yardım

Her şartta eleştiri ve uyarıdan muaf tutulan otoritelerin yönettiği ya da yönlendirdiği toplumların ufku, birikimi, niteliği, sözü geçen otoritelerin ufku, birikimi ve kültürü ile sınırlıdır. Bağımsız ve eleştirel kadroların uyarılarına hayat hakkı tanımayan bir gelenek, hakim olduğu toplumları, özellikle ahlaki alanda, zihinsel alanda kötürümleştirerek, bu toplumların eleştirel bir tavır geliştirmelerine engel olur. Bu tür bağımlılıkların tebcil ve takdis edildiği toplumlarda, dinî ve politik otoritelerin belirlediği sınırlar/alanlar dışında farklı hiç bir şey konuşulamaz, tartışılamaz. Bu nedenle de, farklı üretkenlikler ortaya konulamaz.

 

KADIZADELİLER VE SİVASİLER ÖRNEĞİ

Sömürgeci dil’in, bilgi’nin, dünya görüşünün, düşünce ve kültürün, ‘dünyanın Batılılaştırılması’ projesi bağlamında, İslam toplumlarını da içerisine alabilecek şekilde bütün toplumları ve kültürleri, bu toplumların zihin ve ruh dünyalarını bütünüyle ele geçirmek/fethetmek, kontrol etmek, yönetmek ve araçsallaştırmak, bu halkları/kültürleri düşünsel/kültürel/felsefi anlamda bütünüyle mülksüzleştirmek üzere, sistematik bir şekilde, bütün imkanlarıyla harekete geçtikleri 17. ve 18. yüzyıllarda, Osmanlı ülkesinde bilimsel/düşünsel/kültürel/felsefi hayat, özellikle de dinî hayat, o dönem tarihinin/dünyasının, tarihsel gelişmelerin, tarihsel ilerlemenin kesinlikle farkında ve bilincinde değildir. 17. yüzyılda Osmanlı ülkesinde, Kadızadeliler ve Sivasiler örneğinde de bütün açıklığıyla takip edilebileceği, değerlendirilebileceği üzere, medrese ve tekke arasında sürdürülen ve toplumsallaştırılan utanç verici rekabetler-tartışmalar bir bütünlük içerisinde değerlendirildiğinde, hiç bir varoluşsal, tarihsel, felsefi, kültürel değeri olmayan, İslamî temellerle/asıllarla ve yükümlülüklerle asla ilgili bulunmayan çok ilkel, çok bayağı rekabetler ve tartışmalar oldukları görülecektir.

Eleştirel muhakeme yeteneğimizi-bilincimizi kaybettiğimiz zamanlardan bu yana, İslam toplumlarının düşünebilme iradelerini yok eden ve kitlesel olarak üretilen duygusallıklarla ve geçmişin masallarıyla hayatlarımızı sürdürüyoruz. “Osmanlı misyonu” sloganının da aynı duygusallıklarla, romantizmlerle malûl bulunduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Varoluşsal, temel, yapısal, kronik sorunları çözemeyen, çözme iradesi ortaya koyamayan bir bünye, bunları tekrara mahkûm oluyor. Her tür üretkenliğin dondurulduğu, birörnekleştirilmiş, basmakalıplaştırılmış, hamasetlerle/milliyetçiliklerle yönlendirilen toplumlarda, yeni bir kültür ve medeniyet inşasından söz etmek, ancak söylemsel bağlamda mümkün olabiliyor. İslam dünyası toplumları, dinî ya da politik popülizme dayalı dili değiştirmeyi başaramadığı için, siyasal değişimi de başaramıyor. Söylemsel tartışmaların sınırlarını aşabilecek niteliklere sahip olamadığımız için, hiç bir alanda/anlamda paradigmatik bir değişim gerçekleştiremiyoruz.

 

KONJONKTÜREL TERCİHLERE MAHKUMİYET

Bütün dünyada iktidarlar “güçlü olan haklıdır” algısı doğrultusunda, ideolojiler ve milliyetçilikler yoluyla kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyor; hukuk ve adalet yoluyla değil. Günümüzde her yerde, milliyetçilikler, oportünist tercihler, kimlikler ve ideolojiler olarak somutlaşıyor. İslam’ı ismen, sembolik olarak, folklorik olarak kabul ettiğimiz için, gündelik konjonktürel tercihler ve kimlikler edinmekte hiç bir sakınca görmüyoruz. Nerede ve hangi gerekçeyle olursa olsun, etnik-milliyetçi kimliğe vurgu, hepimizin İslami aidiyete ve ortak insanlık bilincine yabancılaştığımızı gösterir.

Taklit ve tekrarın bir geleneğe dönüştürülerek sürdürüldüğü toplumlarda, üretkenlik söz konusu olamaz. Taklit ve tekrar, her şeyin mekanik hale gelmesine neden olur. Tekrar’a, taklit ve bağımlılığa mahkûm olan, tevekkülü bir iradesizlik şeklinde tecrübe eden bir kültürün özgürleşmesi mümkün olamaz. Özgürleşme ile üretkenlik arasında çok yakın bir ilişki vardır.

 

Kaynak: Yeni Şafak Gazetesi

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA