18 Aralik 2017 Pazartesi

Müzzemmil Süresi 10-16.Ayetlerin Tefsiri

01-10-2017 08:18 Güncelleme : 01-10-2017 08:18

. Bu dünyada edindiği ön yargılarını, hevasını, atalarını ve kendisine bağlanıp dağlar gibi durup vazgeçilmez olarak gördüğü koca kayalı dağlarını kum yığınları haline getirmesi gerekmektedir. O ağır sözün altında tüm cahili sabiteleri ve dünyaları parçalanarak kum taneleri gibi dökülmelidir. Diğer yandan dağlarının(sabitelerinin)yerini o söz almalıdır. Uygun davranış Resulun yanında olduğunun bilmesi ile mümkündür. Bu halde hayatta resulun kendi yanında olduğunu bilen ondan çekinir ve onun kendisi için iyiliği emreden ve kötü olanı nehyeden olarak bilir . Karşılaştığı olaylarda Resul ne yapardı diye sorar da Resul gibi hareket ederek onu kendi nefsinde yaşatır.

 

Onların sözlerinin üzerinde olarak sabret ve güzel bir ayrılışla ayrıl.

Birey onların arasında kur’an okurken onların ona karşı tavırlarının hiçbir delili yoktur.  Onların yaptığı iş Kur’an’ı okuyana karşı ağır sözler söylemekten başka bir şey değildir. Ama bu sözler ne kadar ağırda olsa o sözün ağırlığı söyleyenin  batışını o kadar arttırır.

Onların sözlerinin gerçekte de bir değeri yoktur.  Zira Allah’ın sözünün ağırlığı ve vakarı onların sözlerinin hafifliği ve ciddiyetsizliği karşısında daha baştan yücedir.

Doğal olarak Kur’an okuyan birey onların sözlerinin üstünde olacaktır.  Çünkü onların sözleri batmaktadır.  Rabbin ona söylediği ise zaten batmakta olanın üzerinde kendini görmesidir.  Bu hali ile kur’an okuyan bulunduğu durumun bilincine varmıştır.  

Gerçek olarak o onların batan sözlerine rağmen yere sağlam basmaktadır. (vat’an)

Kur’an’ı onların arasında da okumaktan şu halde zımnen bahsedilmektedir.  Zira gece gibi kapkaranlık kalpli insanların arasında,  onların hayatı karartmaya yönelik sözlerine ve devirme amaçlı darbelerine rağmen ayağa kalkarak kuran okuma emredilmektedir.  Kur’an okuyan birey gündüz uzun uzadıya kur’anı okuyacaktır.  Ticaretinde ölçü ve tartıyı gözeterek,  işlerinde adaleti gözetip,  hakk ile hükmederek Kur’an’ı okuyacaktır.  İsra süresinde

22Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma! Sonra kınanmış ve kendi başına terk edilmiş olarak kalırsın.  
23.  Rabbin,  sadece kendisine kulluk etmenizi,  ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti.  Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa,  kendilerine "of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. 24.  Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse,  şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!" diyerek dua et.  
25.  Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir.  Eğer siz iyi olursanız,  şunu bilin ki Allah,  kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır. 26.  Bir de akrabaya,  yoksula,  yolcuya hakkını ver.  Gereksiz yere de saçıp savurma.  27.  Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar.  Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. 28.  Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan,  hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle.  
29.  Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma.  Sonra kınanır,  (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.
30.  Rabbin rızkı dilediğine bol verir,  dilediğine daraltır.  Şüphesiz ki O,  kullarından haberdardır,  (onları) çok iyi görür.  31.  Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın.  Biz,  onların da sizin de rızkınızı veririz.  Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur. 32.  Zinaya yaklaşmayın.  Zira o,  bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.  33.  Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın.  Bir kimse zulmün öldürülürse,  onun velîsine (hakkını alması için) yetki verdik.  Ancak bu veli de kısasta ileri gitmesin.  Zaten (kendisine bu yetki verilmekle) o,  alacağını almıştır. 34.  Yetimin malına,  rüştüne erinceye kadar,  ancak en güzel bir niyetle yaklaşın.  Verdiğiniz sözü de yerine getirin.  Çünkü verilen söz,  sorumluluğu gerektirir.
35.  Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın.  Bu,  hem daha iyidir hem de neticesi bakımından daha güzeldir. 36.  Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.  Çünkü kulak,  göz ve gönül,  bunların hepsi ondan sorumludur.  37.  Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.  Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. 38.  Bütün bu sayılanların kötü olanları,  Rabbinin nezdinde sevimsizdir. 39.  İşte bunlar,  Rabbinin sana vah yettiği hikmetlerdir.  Allah ile birlikte başka ilâh edinme; sonra kınanmış ve (Allah'ın rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.  İsra 22-39

Kari işte bu ayetleri kendi nefsine uygulayarak ve çevresine bu ayetler ile yaklaşarak bir okuma içinde olacaktır.  Onun kitabı Kur’andır ve o bu kitaba göre nefsini ve çevresini okur.

Bu okuma içinde olan “Kari’ye” bundan dolayı okumayan(cahil) kimseler tarafından söylenen sözler ancak kendisi için bir sınanma olur.  Şu halde ondan istenen işte bu gece karanlığından kalkmasıdır.  O halde onların sözleri gece,  onun okumaya devam edişi ya da sabrı ise kalkarak Kur’an okuma olarak niteleyebiliriz.

Sabır şayet üzerinde sebat edilecek olan ise bundan başka neyin üzerinde sebat edilebilir ki.  Üzerinde sabredilecek yegâne unsur budur.

Bu durum nefsin kontrolü için bir araçtır.  Onun azgınlık ve vahşiliğine cehaletine ve öne geçme isteğine rağmen onu kontrol ederek arkaya atmaktır.  Böylece O nefsini yaşayan bir Kur’an haline getirecektir.

Bu durumda diğerleri ile olan ilişkisi ise tümü ile kesilmiş değildir.

Hacere kelimesi ve bundan türeyen anlamlar şunlardır: Hayvanı ayaklarına bağladıkları ip ile bağlamak,  onun hezeyanlarda olduğunu bilerek yaklaşmak.  Tam ve kamil olmak.  Şartların olgunlaşması,  Hamilenin karnı büyümek.

Buradan kelimeler arasında akledersek(bağ kurma),

Karinin kendisi ile diğerleri arasında ipleri koparmaması gerektiğini görürüz.  Diğer taraftan onlardan ayrılacaktır.

Bu ayrılık Kur’an okumaktan menettiklerinde olacak iken,  Onları Kur’an okumaya çağırma noktasında ise arada her zaman bir ip olacaktır.

Karinin onları değerlemesi onların hezeyanlarda olduğunu bilmesidir.  Onlar hezeyanlarda ise aslında aklı başında olmayan acınacak ve sahip çıkılması gereken kimseler olmaktadırlar.

Ama bu durum şartların iyice olgunlaşması ile ilgilidir.  Bu durum esasen genel olarak herkes için böyledir.  Her kim olur ise onun Kur’an dan uzaklaştırması halinde bilerek ya da bilmeyerek bu durumda ondan uzak durmak gerek se Kur’an okumaya çağırmak içinde bağları koparmamak gerekir.

Bu halde bireyin sabrı cemil(güzel ve itidalli) olmalıdır.

Cemil  terkediş,  nefsi aşağılık duruma düşürmemektir.  Bu yapılırken muhatabın durumunu da göz önüne alarak onun söylediklerini göğüste eritmek gerekir.  Bu halde Kari  nefsini onun karşısında aşağılık duruma düşürmediği gibi onun söylediklerini de göğsünde eriterek (Cemil) muhatabını zavallı biri olarak görür de ona “kapım sana her zaman açık” der.  

 

 

-Nimet sahibi yalanlayanları bana bırak. ve onlara az bir süre ver.

 

Karinin karşısındaki bir kişi değildir.  Bunlar bir topluluktur.  Farklı alanlardan,  meslek grubu ve uğraşlardan toplumun farklı tabakalarından olanlardır.  Üstelik bunlar planlı ve iyi organize olmuş,  kelimenin tam anlamı ile şeytana pabucunu ters giydirecek şekilde dolaplar çevirenlerdir.  Ellerinde teknolojik,  askeri siyasi,  mali her tür nimet verilmiş olanlardır.

Onlar kendilerine verilen bu nimetlerin değerini öncelikle bilmeli idiler.  Zira ellerinde olanların kendilerine verilmiş olması onların bunları vereni daha çok hatırlatmalı idi.  Şu halde onlar nimet içinde yüzenler olarak nimet vereni unutmamaları hatta daha da kuvvetlice anmalı idiler.

Fakat bunlar o nimetleri vereni unuttular ama bu nimetleri de unuttular.  Çünkü onlar bu nimetleri nimet olarak değil,  kendilerini alıştırıp bağladıkları bir ilah olarak görüp zelil konuma düşürdüler.

Üstelik kendilerine ilah olarak görüp alışıp bağlandıkları kendilerine izhar olunduğu halde onlar bunu yalanladılar.  Hatta onlara bu nimetleri yaratan ve sizi rızıklandıran kim diye sorulduğunda Allah diyeceklerdi.

Fakat bunu söyledikleri halde onlar kendilerini nimetlere bağlayarak onlardan ayrılmamayı o Sözü yalanlamaya bağlamışlardır.

Şu halde bu yalanlayanlar apaçık bir  çelişki içinde kendilerini aşağılamaktan başka bir şey yapmış değillerdir.

Şayet kur’an’ı yalanlıyorlarsa bunlar başka bir şeye inanıyorlar demektir.  Bu söz Allahtan ise ve o söze rağmen başka söze inanıp Allahın sözlerini yalanlamanın bir delili olamaz.  O halde onların inandıkları söz ya da sözler hurafelerden başkası olamaz.  O halde bunlar hurafelere inanan yalancılardır.  Kur’an kendilerine okunduğu halde başlarını deve kuşu misali kuma gömenlerdir. Bu durumda bizim ne kadar Kur’an’a inanıyoruz.  Hayatımız , tarzımız O’na iman edenler gibi midir?

Şu halde onlar kendilerini güçlü gören aşağılık zayıf kişilerdir.

Rabb değerli ve üstün gördüğü kariyi bu aşamada onlarla muhatap kılmamakta ve onlarla arasından çekilmesini istemektedir.

Bu arada ister istemez onlar kariye saldırı da bulunacaklardır.  Ama kari onların bu durumlarından dolayı onlara yalnızca sabredecektir.  Belki bu süreçte ona ağır gelecek sözler sarf edebilirler ama onun yapması gereken acele davranmaksızın hareket etmesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muhakkak ki yanımızda prangalı halkalar ve ateş vardır.

 

Onlar için ya da onlar gibi olanlar için yaptıklarının tam karşılığı vardır.

Bu karşılık onların içinde bulunduğu durumu acı bir şekilde izhar etmektedir.

Onlar yalanlamadan itibaren bir suçlu konumuna düşmüşlerdir.  Hem de ağır bir ceza işleyen suçlu konumuna.  .  . Zira prangalı halkalar bu gibi kimselere vurulur.  Bunlar kendileri için hazırlanan şu andan itibaren o bağlandıkları nimetlerden de uzaklaşacaklardır.  Süreç artık buna doğru gitmektedir.

Yalanlayanların yaptıkları her tür isyan onlar için faydalı olmaz.  Çünkü onların yaptıkları her şey ateşin içindedir.  Buna göre ne o nimetler ne de onun topluluğu ona bir fayda sağlamaz.  O , bu nimetleri ve topluluğunu ancak kendi ateşinin odunları haline getirmiştir.  

Dikkat edilirse ona var denmiyor yanımızda var denilerek bu halden dönmesi için ona dozu daha da arttırılmış sert bir uyarı yapılıyor.  Muhatap aldığının Rabb olduğunu bilmesi ve buna göre titreyip kendine gelmesi salık veriliyor.

Rabbin yanında olanlar yalanlayanlara içinde bulundukları şu andan itibaren verilmiştir.  Onlara bu verme ahrette de olacaktır.  Ahiret ise onların yalanladıkları andan itibaren ki zamandır.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir.

O kişi neden kendi yaptığından dolayı Allah’ın tehdidine maruz kalıyor? O dilerse inansın dilemez ise inanmasın ,  bu durumdan dolayı suçlu muamelesi görmesi niye? Zira o bu suçu işleyerek Allah’a karşı herhangi bir zarar vermiş olmuyor ki?

Bu tehdit insanın Kur’anı okuması gerekliliğini ortaya koymaktadır.  Onun bu okumayı bırakması ya da ondan kaçma gibi bir sorumsuzluğu olamaz.

O,  verilenlerin karşılığını ifa etmek durumundadır.  Bu karşılık o nimetler ile Kur’anın hayatta okunmasıdır.  Buna göre o borç altına girmiştir ve bu borcu ödemek zorundadır.  Şüphesiz o bu borcu bu şekilde yaparak ödeyemez.  Allah’ın nimetlerine kur’an nimetine karşıda onun yapacağı ödeme ancak derya da bir damla gibidir.  Zira borç yaşadığı sürece kabarmaktadır. ,

Bununla birlikte Onun kur’an okuyana karşı hiçbir söz söyleme hakkı da yoktur.  Onun Rabbin emrini ifa etmek üzere okumasına karşı yalanlayanların söz söylemesi onların dolaylı olarak Allah’ı hedef almaları anlamına gelir.  Zira kari Allah’ın emrini ifa etmektedir.  Allah ise kendi emrini ifa edenin vekilidir.

Diğer taraftan ondan başka ilah (ısınılacak ya da bağlanılacak) yok iken onların kalkıp Allah’a ortak koşma hakları da yoktur.

Zira Allah gibisi yok iken onun yerine başkalarını koyma,  onun adına hüküm vermek demektir.  Yani senin gibisi de vardır,  demektir ki bu durumda ona hakaret edilmiş iken diğer taraftan insanın Allah’tan başka ilah belirleme yetkisi de yoktur.  Böyle bir yetkiyi kendinde görürse o zaman o kendisini ilah görüyor anlamına gelir ki bir taraftanda kendince belirlediği ilaha taparak kendisi ile çelişkili bir duruma girer.

Hem belirleyici oluyor hemde kendi belirlediğini ilahı olarak görüyor.

O bu durumda Allah’a karşı zulm etmiş olur.

Nefsine ve etrafına karşı da fesadı yayar.  Onlara da zulmeder.

Tüm bunlar toplandığında bu yalanlayıcılar zararlı bir canlıdan başkası olmaz.  Bu durumda onların prangalarla bağlanarak,  ateşin içinde çaresiz bir halde acıların içinde kıvranmasından başka bir hali olmaz.

Boğazı tıkayıp kalan bir yemek ve elim bir azap.

 

Onlar hala bir insandır.  İnsan olarak yemeğe muhtaçtırlar.  Ama şimdi bu yemekler onlara lezzet veren bir yemek değildir.  Yemek şayet hayatın devamı için gerekli kılınan bir nimet ise şu halde onun kolayca akıp giden ve lezzetli olmaması halinde onun sebebi olduğu hayatta bu bağlamda yürekler acısı ve sıkıntı olacaktır.  Zira bu yemek boğazdan aşağıya inmez.  Orada takılıp kalır ve yiyen o kişinin boğazını tırmalar.

Sadece yemek değil ağır ve ağrılı bir azapta vardır.

Gerek içten gerekse dışarıdan gelen bu acılar onları kuşatacaktır.  Bu kuşatma içinde artık hareket edemez,  acılar içinde kıvranan ve kendileri için büyük zindanlar yapılmış birileri olurlar.  

Bu hal onların başlarının üstünde asılıp durmaktadır.  Madem ki onlar kendilerini kuşatan damarlarında dahi gezen zikri ifa etmiyorlar o zaman o zikre bu yemekler karışmaz.  Zikir yenilenmez ve desteklenmez ise nihayetinde damarlarda akan kanlar çekilir ve acılar gün geçtikçe artar.  

Şu halde bu sözün ağırlığı karşılaşılacak olan o ağır sonuca rağmen çok daha hafiftir.  Rabb bu ağır sonuçtan kurtuluş için o ağır ama aslında vakarlı ve bu sonuca göre hafif sözü bırakıyor.  Şu halde hafif olanı ona bırakarak ağır olandan kurtulmaya çağırmaktadır.

O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar dökülen kum yığınları haline gelir.

 

Tarif edilen o gün artık yerin ve dağların sarsıldığı bir gündür.  O gün yeryüzünün çivileri olarak nitelenerek yeryüzünün sabit durması için yaratılan dağların katılığının o günün dehşetinden eriyerek yerlerde süründüğü ağır bir gündür.

Bu durum yeryüzüne ve dağlara farklı bir bakışı getirmektedir.  Zira insanlar hergün karşılaştıkları bu nimetlere karşı kalplerinde bir kıpırdanma olmakta değildir.  Onları sürekli gördüklerinde sanki bir nimet olarak değil toprak parçası ya da bir taş yığını olarak görmeye eğilimlidirler.

Oysa onların varlıkları büyük bir nimet iken onların uğrayacakları o akibette büyük bir nimetin habercisidir.

Zira bu durumda yine insan için vardır.  Yani onların hem varlığı insan için durulacak yer, sarsıntının olmaması için bir çivi ve diğer bir çok ayetleri ihtiva ederken bunların sarsıntıları ve dökülen kum yığınları haline gelecek olmalarının bildirilmesi de yaşayan insan için ayetleri ihtiva etmektedir.

Artık koştukları ve bağlandıkları o nimetlerin bulunduğu bu yer mahvolmuştur.  Buralarda artık o nimetler olmayacaktır.  Çünkü onların durması için bir ortam yoktur. Şu halde bu nimetlere değer,  bu zaman ve mekan içinde verilmelidir. Onların bir sürekliliği yoktur.

Eğer insana bir nimet verilmişse bu nimetin ortamları da sarsıntıya uğrayıp o nimetin tutucuları da kum yığınları haline gelebilir.  Bahçe sahiplerindeki gibi bu hemen ertesi gün olabileceği gibi kırkbeş saniye gibi bir zamanda da olabilir(17 Ağustos 1999 Marmara Depremi (Gölcük Merkezli).

O halde ne yapmak gerekir.  Aslında bunların cevapları da o gün meydana gelecek olan o tabiat hadiselerinde gizlidir.

Onlar kendileri için bir yeryüzü kurmuş ve bu yeryüzünün dağlarını da kendilerine göre ihdas etmişlerdir.  Onların yeryüzünün unsurları altın,  gümüş,  binekler,  g. menkuller,  kadınlar,  eğlence,  makam ve mevkiiler olabilir.  Dağları ise ataları,  beyleri,  ileri gelen olarak görülenler,  kalemlerinden fitne ateşleri çıkan yazar ve aldatıcılar olabilir.

Bireyden ya da bireylerden istenen bu hallerden dolayı titreyip(sarsılıp) kendine gelmesi ve içinde bulunduğu bu dünyayı sallamasıdır.  Bu dünyada edindiği ön yargılarını, hevasını,  atalarını ve kendisine bağlanıp dağlar gibi durup vazgeçilmez olarak gördüğü koca kayalı dağlarını kum yığınları haline getirmesi gerekmektedir. O ağır sözün altında tüm cahili sabiteleri ve dünyaları parçalanarak kum taneleri gibi dökülmelidir. Diğer yandan dağlarının(sabitelerinin)yerini o söz almalıdır.

Bu Kur’an ile kendisini ve yeryüzünü imar(ıslah) etmelidir.

Şüphesiz ki biz size sahid bir elçi gönderdik.  Fir’avn’a gönderdiğimiz elçi gibi.

Şimdi hitap tüm insanlaradır.  Kariye ve yalanlayanlara.

Şimdi her şey açığa çıkmış ve dağları ile yeni bir dünyanın imarının gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Ama bu dünya,  dağları ile birlikte insan tarafından yapılabilir mi?

Bu noktada yüce Allah kendi tarafından her yönü ile ona şahid olacak bir elçi göndermiştir.  Onun gönderdiği bu elçi onun istediği insan tipinin en güzel örnekliğini gösterir.

Şu halde o sözünün insanda meydana getireceği değer,  vakar ve ağırlığı ve yine insanın içinde bulunacağı dünya ile bu dünyanın adamının nasıl olacağı noktasında uygulanabilir bir söz olduğunu o elçi ile göstermiş olmaktadır.

O elçi bir şahittir.  Onun şehadeti tüm zaman ve mekanlar için söz konusudur. Aynı zamanda tüm insanlar içinde.

O Elçi gönderilmiş olması hesabı ile seçilmiştir.  Seçilmiş olması itibari ile de değerlidir. o halde insanlığa verdiği değer onlara gönderdiği değerli elçisi ile görülmektedir.

Onun şehadeti onun yaptıklarından dolayı apaçık ortada iken,  ondan sonra gelenlerinde onu şahit olarak görmeleri gerekir.

Bunun anlamı elçinin kendisine bırakılan o sözü insanlara iletmiş olduğu gibi insanlarında elçiyi kendi yanlarından ayırmaması gerektiğidir.

Şöyle ki elçi bir insandır.  Her insan gibi ahdini vefa(vefat) etmiştir.

Ama onun şahit olarak kalması yada şahid olarak kabulu insanların kendisindedir.

Onlar elçiyi ya kendilerine şahit kılarlar ya da kılmazlar.  Ama elçinin onlara onlar istese de istemese de Rabbin şahitliği ile bir şehadeti vardır. Fakat onların elçiyi iradi olarak şahit kabul edip etmemeleri asıl önem kesbeder.

Zira onu şahit olarak kabul ettikleri halde onun  hayatlarında bir ağırlığı olmuyorsa bu şahitlik olmaz.

Diğer taraftan resulu hayatlarından süren ya da onu öldürenler konumuna düşenler dahi olabileceklerdir. .

Resulu yurdundan çıkaranlardan olanlar yalnızca onun kavminde olanlar değildir.  Çünkü Resulun yurdu sadece Mekke değildir. O insanlara şahit olarak geldi ise tüm zaman ve mekanlar onun yurdudur.  Hepsinden önemlisi de onun yurtta tanınmayan değil kalplerde yer eden hatta nefislerinden dahi daha ileri olan bir değeri olmalıdır.  (Peygamber,  mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır ve onun zevceleri de onların anneleridir…. . Ahzap 6)

Öyle ki onu anne ve babalarından dahi daha çok sevmelidirler.  

Zira o bu ümmetin çocuklarının babasıdır.  İşte Rabb onu bize sahip çıkan koruyup, kanat geren, gözetleyen kılmıştır. Bu hali ile Rabbimiz bizi örtüler içinde bürünüp zavallı konumdan hami tayin ettiği elçinin kucağına vermiştir.

Buna uygun davranış nedir o halde?

 

Uygun davranış Resulun yanında olduğunun bilmesi ile mümkündür.  Bu halde hayatta resulun kendi yanında olduğunu bilen ondan çekinir ve onun kendisi için iyiliği emreden ve kötü olanı nehyeden olarak bilir .

Karşılaştığı olaylarda Resul ne yapardı diye sorar da Resul gibi hareket ederek onu kendi nefsinde yaşatır.

O nefsini tümü ile Resul’un arkasına atmıştır.  Kendilerini her zaman resulun huzurunda bilerek ondan önce söz söylemez ve onun sözlerini bastırmazlar.  Ona rağmen nefislerinin ya da başkalarının sözlerini önceleyip ne onlara itibar ederler ne de o sözleri Resulun sözünden değerli(öne geçirmek) görürler. Ya da Resulun sözünü bastırmak için ne nefislerinin sesine kulak verir ne de başkalarının nağmeli de olsa seslerine nefislerini kaptırırlar.

Ey iman edenler,  Allah'ın Resûlü'nün huzurunda öne geçmeyin ve Allah'tan sakının.  Şüphesiz Allah,  işitendir,  bilendir.  

Ey iman edenler,  seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi,  ona sözle bağırıp söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken,  amelleriniz boşa gider.  Hucurat 1-2

Şu hali ile eğer onun hayatı gündüz uzun meşgalelerin ağırlığı içinde kum taneleri haline geliyorsa o Resulu hayatından sürmüş ya da onu öldürmüştür.  Oysa onun,  nefsinden daha da ileride olarak elçinin elçiliğini yapması gerekirdi.  Bunu yapmak bir tarafa daha hayatında ona yer vermemiş biri olarak babasız kalmış(yetim) demektir.

Fir’avn’a gönderdiğimiz gibi.

Firavn kendisine çok büyük nimetler verilmiş biridir. Ona verimli araziler çekici dünya nimetleri verildiği halde onun bu durumundan dolayı o yerlerde azdığını ve halkları fırkalarına böldüğünü görmekteyiz. Şu halde o verilen bu nimet odaklı olarak insanları değersizleştirip onların kanlarını, mallarını, ırzlarını kendisine helal kılıyordu. Ama tüm bunlara rağmen onun en büyük yanılgısı verilen bu nimetler içine bürünmesi idi. Onun için sözkonusu olan bu nimetler idi. Onun dünyası yalnız bu nimetlerden müteşekkil iken kendisine ve kendi dışındakilere verdiği değer de hep kendisini bürüdüğü bu nimetlerden idi.

Şu halde o da aslında bir başka örtüye bürünendi.

Fakat Rabb onun da Rabbi olduğunu bir kez daha gösterdi. Onu yalnız başına bırakmadı. Onu bu örtüleri kendisine izah edip onu uyandıracak bir elçi gönderdi. Zira Fir’avn da ona muhtaç bir kuldu.

Ona kendi durumunu ona gösterecek ona babalık yapacak onu gözetecek bir elçi gönderdi. Hem de kendi katından ve en seçkinlerden olanını. Üstelik bir tane de değil iki tane. Bizzat onu konuşması ile seçmişti. Ona en büyük mucizelerini vermiş ve firavn’ın örtülerini yırtmasına vesile olmasını istemişti.

Rabb rahmet ve merhamet sahibi olarak onunla kendi arasında olanı güzel bir ayrılışla olmasını istemişti ki , bu güzel ayrılış onun için mucizeler ile elçilerini göndermesidir,  doğunun da batının da kendisine alışıp muhtaç olduğu ilah olduğu gerçeğini idrak etsin. Zaten son nefesinde de İman ettim.  İsrailoğullarının inanmış olduğu dışında ilah yok.  Ben de O'na teslim olanlardanım. "Yunus 90 diyerek ona muhtaç olup bağlanması gerektiğini itiraf etmişti. (Rabb değil de İlah kavramını kullanmıştı)

Fir’avn elçiye isyan etti. Biz de onu ağır bir yakalayışla yakaladık.

Firavn’ın kendisine gelen elçiye takındığı tavır,  apaçık bir suç idi.  Zira o isyan bayrağını çekti.  Onun isyan ettiği Resul ise Rabbi temsil ediyordu.  Şu halde o İlah’a isyan etti. O ilah ki onu yarattı, düzene koydu ona nimetlerini verdi, onun için göğü ve yeri ıslah edip ona doğru yolunu göstermek için elçisini gönderdi. Fakat o kaçtı.

O bu isyan ile apaçık bir şekilde suçlu oldu.  Zira isyan etmesi için hiçbir neden yoktu.  Buna göre onun bu isyanı onun nefsinin esiri olmasından idi.

Bu isyan ağır bir isyandır.  Hem İlah’a karşı idi hem de hiçbir mesnedi yok idi.

Bu hali ile bu isyanı yapan daha baştan ağır bir iş yapan olarak ağır bir karşılık alacaktır.  Onun kaçışı yoktur. Gireceği delik, unutulacağı mekan da yoktur. Onun isyancı olarak yakalama emri çıkmış ve o emir infaz edilmiştir. Hem de onun o isyanına uygun bir şekilde…Ağır bir şekilde.

Şu halde o yalanlayanlar başı boş bırakıldıklarını mı zannediyor? Yaptıklarının belli bir süre sonra unutulup zamanın bu yaptıklarını toprağa gömeceğini mi umuyorlar? Her nerede olur iseler olsunlar onlar bu halleri ile ağır bir vebal altına girmişlerdir.

Böylece  Onu bana terk et sözünün tevili  fir’avnla ortaya çıkmaktadır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA