21 Temmuz 2018 Cumartesi

Müzzemmil Süresi 1-9.Ayetlerin Tefsiri

22-09-2017 22:20 Güncelleme : 23-09-2017 03:17

İlah kavramı içinde değerlendirildiğinde insanın yemek ihtiyacını yedikleri,içme ihtiyacını içtikleri ya da uyuma ihtiyacını uyku karşılıyor değildir.Bunlar ancak bir yasadır.Ama bu yasalar kendilerinden işlemez.Onları işleten ve onlara emri ile ruh veren olursa bu manaları ifa ederler.İşte bu örtülerden ilaha sarılmak gerekir. Şu hali ile İlahın vekil edinmesinin zarureti bir kez daha parlaklığı ile göz almaktadır. Şu halde tüm her şeyin perçemi elinde olan ilahın, bireyin nefsine ve düşmanlarına karşı kendisinden emir alıp, işlerini belirleyici olarak kabulunden başka seçeneği yoktur.

 

Ey Örtüsüne bürünen…

 

Yüce Allah kullarını yalnız bırakmaz. Onlara her zaman varlık nedenlerini hatırlatır.Onun bir kenarda oturmasını ya da insanlardan uzaklaşmasını salık vermez.Onun bu hali ile insanlara değil aslında kendi nefsine ağırlıklar koyduğunu bilir de ona bu durumdan kurtulmanın yollarını gösterir.

Rabbin ona yaklaşması o kadar içtendir ki onunla özel olarak ilgilenir. Hitabını ona yapar.(Hitap çoğul değil tekil gelmektedir.)

Bu hali ile muhatap bu sözün kendisine bırakıldığını bilecektir. Bu, ona bir yük olarak değil, ona verilen değerden dolayıdır.Şu hali ile O, topluluğunun kalabalık olup ait olduğu birileri var gibi zannetse de ya da bu topluluk içinde yaşayıp giderim diye düşünse de Rabb kalabalığın önüne gelip kalabalık içinde ürkek ve büzülmüş halde duran kişiye işaret ederek hey örtüsüne bürünen diyerek onun varlığına vurgu yaparken,diğer taraftan kendisini kalabalıklardan uzak tutmuş olup,adeta yüksek sutunlarda yaşayan kişinin önüne de çıkarak yine ey örtüsüne bürünen diyerek ona güven ve huzur sözünü ilga etmektedir.

 

Örtüsüne bürünen bu kişi Nebi şahsında her bir bireydir.

O halde örtü nedir? Neden örtüsüne bürünen ibaresi gelmiştir.

Örtü bir semboldür. Bununla bireyin arkasına veya ,içine saklandığı her şey kastedilmiştir.

Kişinin kendi üzerine aldığı gereksiz yükler, kendisini çerçeveleyip, kuşatması içine girdiği her şeydir. Bu bağlamda onun oluşturduğu dünyası ya da dünya görüşü ile eşi, çocuğu, akrabası, işi, makam ve mevkisi ile onun büründüğü örtüsü olabilir.

O kendisini bunlar ile tanımlayıp bunlar ile huzur bulup kimlik kazandığını zannediyorsa o kendisini örtüye bürümüştür. Her ne kadar insanlar arasında yaşadığını söylese de bu söylemi onun durumunu değiştirmez.

O, bu örtülerinden dolayı tembel, korkak ve nefsi zayıf kimse olur.

Bu, Rabbin onu eleştirip tahkir ve tazyif etmek için değil, ona şahsiyet kazandırıp, cesur biri olarak kılma ve nefsini güçlendirmeyi hedeflediğini ifade eder.Şu halde son kertede bu hitap onun kendi yararına olarak durum tesbiti açısından büyük önem arz eder.

Gece kalk azından başka.

 

Durum tesbitinden sonra şimdi yapılması gerekenin ne olduğundan bahsediliyor. Böylece Rabb yol göstericiliğini bir kez daha tecelli ettiriyor.

Bireyden yine kendisi için istenen, kalkmasıdır. Onun kalkışı harekete geçme emridir. Şu halde kendini prangalarla bağlayan üzerine yük vurup olduğu yerde çöken bireye özgürlüğü için verilen emirdir,Yüklerinden kurtulması için emirdir, tembellik ve zayıflıktan kurtuluş muştusudur.Salt bunu yapmak değil mızrak gibi dik ve mukavim olması da emredilmektedir. Diğer bir değişle “kalk” emri hem değişimi hem de  o değişim üzerinde bireyin mukavim olarak ilerlemesi(istikrar) anlamını da ifade eder.

Böylece kalk emrinin devrimsel ve değişimsel bir emir olarak anlaşılıp insanlarla hemhal olmak anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

Burada ilginç bir durum ise kalk kelime kökünün kavimle aynı kökten gelmesi itibari ile bireyin mızrak gibi durması emredilirken kavme karışması durumunda ise kavmin örtüleri arasında kaybolmaması emredilmektedir. Kavmin çuvalına sığmayan bir mızrak gibi olması salık verilmektedir.

Buna göre o hem mızrak gibi duracak hemde dik durur halde kavimle  hemhal olacaktır.

Onun o örtüler altında hayasızca işler yapmaması ve bu örtüler ile kendine gömlek (deli gömlekleri) biçmemesi için verilen emirdir.

Kalk emrinin gece olması bir fedakarlığı ifade eder. Zira fedakarlık denince de sıkıntılara rağmen, acı ve ızdıraba rağmen bir kalkıştan bahsetmek mümkündür.

Geceleyin kalkış, uykudan uyanmak anlamında manidardır. Zira uyku bir ölüm gibi ise bu halden kurtulma adeta kefeni yırtmak gibi hem uykudan bir fedakarlık hem de gafletten uyanıştır.

O halde rahattan , uykudan, makam ve mevkiiden yada diğer tüm dünyalıkların rehavetinden (aslında  bunların sıkıntısından) kalkmaktır.Gece bunu ,darlık ve bolluğu, simgeler .

Tümü ile kalkış hem tümü ile terk ediş iken diğer taraftan tepkiselce bir reddedişte değildir. Zira kelimenin terkiplerinden olduğu manası ile bu kalkış eğri olanlarında  listelerini çıkarıp onları da mızrak gibi doğrultmak anlamına gelir.Bu manada her şeyi kesin reddedip atmak değil,düzeltilecek olanları düzeltmek düzeltilmeyecek olanları ise terk etmek gerekir.

Bu şekilde bir kalkış kalpte derin izler bırakır. Kalbin tüm odalarını doldurur ve bu şekilde kalkan kişinin ayakta durmasına kalbi dayanır.

Azından başka.

Geceleyin kalkış tümü ile bir kalkış değildir ya da zorluların ilelebet varolacağı anlamına gelmez. Tüm geceyi uykusuz geçirmek anlamında değildir.Zira gecenin varlık amaçlarından biri de uyku vakti olmasıdır.

O'dur sizin için geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü, dağılıp yayılma zamanı yapan da O'dur. Furkan 47

 

Onun uyku vakti olması hesabı ile tümü ile uykusuz geçirme emri verilmez iken zaten azından başka denilerek de bu ifade edilmektedir.

Zira insanın fıtratında olan uyuma ihtiyacı ile o ihtiyacın giderilmesi için oluşturulan şartlar ihmal edilmiyor.

Rabb bir kez daha sözünün fıtri olduğunu onun uygulanmasında göz önünde tuttuğu hakikatler ile de ifşa etmektedir.

Fakat uykuya, ona nasıl yaklaşılması gerektiği tavrını da getiriyor.

Uyku bu noktada bir tembellik ya da keyf unsuru olarak değil, bir dinlenme olarak tanımlanıyor.Zira günün yorgunluklarının üzerinden atılma süreci..Böylece uykuyu kalkış için bir enerji toplama ya da kalkmayı takviye edici bir unsur olarak nitelemek mümkündür.

Kalkış ile tüm uzaklaşılması gerekenlerden uzaklaşıp ayrılmak varken, azından başka ile ise uzaklaşılamayacak olanlara bir sınırlama koyulmaktadır. Onlara verilecek önemin başat anlamında çokluk olmamasından bahsedilmektedir.

Yeme, içme, uyku, iş,makam ve mevki ile eş, çocuk ticaret v.s gibi unsurların tümü ile terk edilmesi değil bunların öneminin azaltılması bu azaltma yapılırken onların bireyi bir örtü gibi sarma tehlikelerine karşı uyanık olmaktan bahsedilmektedir. Ye, iç, uyu, ticaret yap, ama bunları kontrol et bunlar senin değişim ve bu değişimdeki mukavemetinin üzerinde engelleyici bir örtü olmasın.

Aksine “senin kalkışın için enerji ve senin ayakta durmana bir destek olsunlar” denmektedir.

Onun yarısı veya ondan biraz eksilt.

 

Şimdi gece ile ilgili olarak program belirleniyor. Bundan önce gecenin birazı dışında kalk emri verilirken şimdi Kalkma ve uyanmayı eşit olarak bölmeden bahsedilirken , kalkma aleyhine uyumanın zamanını genişletirken bir sonraki ayette uyuma zamanını biraz daha daraltmaktadır.

Yüce Rabb koyduğu bu programı esnek ve kolay bir program olarak belirlerken bu programın ana tema ile olan ilgisinin de kaçırılmamasını salık vermektedir.

Her insan bir olmaz. Bir olmaması itibari ile insan kendi bulunduğu konumunu bu program içinde birinde belirleyecektir. Bu belirleme onun kendi şartlarına göre olacak iken Rabbin kullar için kolay olanı seçtiğini görüyoruz. Zira her birine aynı zaman içinde kalkmaları emredilmemişken onların farklılıklarını göz önüne alarak bu programlardan birine uymalarını salık vermiştir.

Fakat bu program uygulanırken bunlardan dilediğinin seçilmesi anlamında değildir. Diğer bir deyişle bu seçenekler belirtilmişken bu seçeneklerden dilediğini yapabilirsin anlamında değildir.

Burada sözkonusu olan nısf kelimesi ile ifade edilen hakkını vermek anlamı gözetilmelidir. Zira arttırma da eksiltme de zaten hep bunun etrafında dönmektedir.Böylece bireyin gecenin ya da kalkmanın hakkını verme odaklı olarak bir seçim yapması gerekmektedir.Eğer gecenin ya da kalkışın hakkının verilmesi yarıdan azaltmaya rağmen yarıdan çok olma ile oluyorsa bunun ifa edilmesi gerekir.

Diğer taraftan bu süreler hep sabit olacak değildir.Yani süreç içinde bunlar gerekli duruma göre uygulanacaktır.Buna göre değişken bir nitelik arzeder.

Rabb kalkışı en ince detaylarına kadar belirlerken bu detaylardan hangisini seçmesi noktasında bireye de yolunu da göstermektedir.

Veya onun üzerine arttır. Ve Kur’an’ı ağır ağır oku.

Gece kalkışı için ayrılan süre de hedef olarak  üzerine arttırmak olmalıdır. Üzerine arttırmak illaki yarının değil azdan çoğa doğru bir artış olmalıdır. Böylece gece kalkışının süresi artacaktır. Bu artış gerek örtüleri sıyrılacak olanların idrakine vararak onları sıyırma anlamında arttırmak gerekse azaltılması gerekenleri daha da azaltmak anlamında değerlenebilir.

İfadenin bu şekilde gelmesi süreç içinde bir artışın olacağının müjdelenmesindendir. Zira kalkış ile yapılanlar her geçen gün biraz daha artacak ise bunlara ayrılacak süre için fedakarlık yapılacak tek zaman gece uykusudur.o halde kalkış zamanı genişleyerek artar.Bu halde artık yalnızca dik duruş ve mukavamet değil, ilerlemenin olacağı müjdelemesi de verilmektedir.

Gece kalkışının yapılması onda bir eylemin icrasını gerektirir ki bu da Kuran’ın ağır ağır okunmasıdır.

Kur’anın tertil üzere okunması onun belirli bir düzen ve sıra ile sistematik bir okuyuşu ifa eder. Bu okuyuş bireyin kendi durumundan çevresel şartlara kadar her şeyi içine alan bir okuyuştur.

Alak süresinde okumadan bahsedilirken kalem süresinde hayat yazgısının  araçlarından bahsedilirken şimdi okuma ve yazmanın en zirvesi olan Kur’an’dan bahsedilmektedir.

Yani okunacak olan okumanın tüm unsurlarını ve yine hayatı yazmanın tüm araçlarını içinde barındıran kur’andır.

O halde kur’an, okunması gerekendir. Onun okunması söz konusu edildiği şekli ile gecenin belirlenen zamanlarında olması gecenin simgesel anlamları ile düşünüldüğünde bu durumda sıkıntı, acı, ızdırap, ya da rahatlık ve gevşekliğin olduğu anlardan da kalkılarak onun okunması emredilmektedir.

Kur’an’ın okunma emri süreklidir. Yani onun okunması her zaman olmalıdır.Diğer bir deyişle hayatı onun okunması olarak kabul etmek gerekir.

Zira kur’an okuyan ya da okuduğunu söyleyen insanlar gibi bir çok insan başlarına bir sıkıntı geldiğinde sanki başlarına isabet eden ile ilgili kur’an ayetini okumamış gibi davranışlar sergiliyorlar. Onlar sanki onu unutmuş ya da bir kısmı o ayrı bu ayrı gibi deyip okunan kur’an’ı hayatlarının kitabı değilmiş gibi algılıyorlar.

Oysa o kur’an bu anlarda dahi okunması gereken bir kitaptır.

Gecenin söz konusu edilen zamanlarında kur’anın okunması onun okunuş biçiminin de önemli olmasındandır. ..

Kur’an’ın gece kalkışı ile hem rehavet hem de sıkıntı, acı ve ızdırapların örtülerini sıyırırarak kalkıp okunması gerekirken bu durumda sürekli olarak kur’anın okunması gerektiği anlamı çıkmaktadır. Zira insan bu iki durumdan birinde olur. Ya darlık ya da bolluk. Bu hallerden (gece) kalkıp kuran okumanın bahsi kur’an’ın okuma tarzının bir şeklini gösterirken diğer taraftan onun tertil üzere okunması da onu tamamlayıcı bir nitelik arzeder.

Kur’an’ın tertil üzere okunması, ona bir özenin verilmesi anlamındadır. Bu özen onu değerli kılmaktır. Bu değer insanı saran tüm her şeyin örtüsünü sıyırıp atacak kadar önem arz edecek ise şu halde onu okumakta ondan en iyi şekilde faydalanma üzere olmalıdır.

Kur’an, okunacak olanların nasıl okunacağını ifade ediyorsa okunacak olanın da sayısının çok olması okumanın bireyin kendi dünyasını imar etmesi ile alakalıdır. Mevcut dünya onun için bir ayet iken onun kendi yaşayacağı dünyayı imar etmesi o dünyanın Rabbin ve kendisinin hatırlatması olan kur’anla mümkündür.

Buna göre Kur’anın geceleyin ve tertil üzere okunmasını yepyeni bir dünyayı inşa etmenin yöntemi olarak kabul edebiliriz.

Bu inşa faaliyeti kısım kısım olarak, bütün-parça ilişkisi içinde sağlam olacaktır.                                                        

 

 

                                              

Kur’an’ın tertil üzere okunması onun parçalar halinde her bir sürecin gerektirdiği halde okunması anlamındadır. Ama buradan onun dışında birinin ya da birilerinin belirleyici olmasından bahsetmiyoruz. Diğer bir deyişle sürecin belirlediği bir okumadan bahsetmiyoruz.Aksine süreci belirleyen bir okumadan bahsetmekteyiz.

Şu halde mevcut süreçleri belirleyen ve onu olgunlaştırarak yeni süreçlerin ortamını hazırlayan bir okumadan bahsetmekteyiz. Bu şekilde bir okuma ağza inci gibi dizilen dişler gibidir. Artık bu dişler çarpık değil insicamlıdır da.

O halde okuma birbirini gerektiren bir insicam ve süreçler içinde olması tertil üzere okumadır.

Okumanın bu şekilde olması kalbin tahkim olması içindir.

İnkâr edenler dediler ki: "Kur'an ona bir kerede indirilsedi ya!" Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini sabit ve köklü kılalım. Biz onu tertil üzere okuduk.Furkan 32

 

Bunun böyle olması onun kalbi tahkim edip onda kök salması için en uygun olanıdır. Şu halde tertil üzere okumak  Kur’an okuyuşunun kalbe nufuz ve onda kök salması anlamında okuma olarak amaçlanmaktadır. Böylece o sıradan bir kitap gibi değil insanın kalp tarlasının suyu ve kökleşecek olan tohumları olmaktadır.

Tohumda nasıl ki büyürken süreçler içinde büyürse, kurtların saldırısına düçar olur,örtüsünü (kabuğunu) yarıp filizlenerek nihayetinde gövdesi üzerinde kök salıp dalları göklere uzanırsa işte bu okuyuşta bu şekilde olmalıdır.Yoksa güzel okuma tecvidli okuyarak ne dediğinden bi haber bir anlık duygulanma ya da gözyaşı akıtarak rahatlama aracı değildir. Tecvid üzere değil tertil üzere okuma Hayatı bir ipe Allah’ın ipine (kurân’a) göre dizme manasına gelir.

Muhakkak ki biz senin üzerine ağır bir söz atacağız.

Hitap bireyedir.

Rabb onu muhatap almış ve muhatabiyyet içinde onun sırtına bir yük vurmuştur. Bu yük öyle bir yüktür ki onu ne dağlar ne gökler ne de yer yüklenmiştir.Onu taşımayı insan istemiştir.

Bu yük ağır bir sözdür.

Sözün ağırlığı onun verdiği sorumluluğun ağırlığındandır.

Sözün ağır olması onun taşınamayacak kadar ağır olduğu anlamında değildir.Zira böyle bir sözün zaten uygulanabilirliği söz konusu olamaz.

Rabbin, muhatabın sırtına yükleyeceği bu yük kendisini hissettirecek bir yüktür. Diğer bir deyişle bu yük muhatabı zorlayacaktır. Onu biraz daha gerecektir ki örtülerini yırtsın.

Bu manada ona kolaylık olması hesabı ile geceleyin belirlenen sürelerde kalkması salık verilmektedir. Şu halde bu şekilde bir kalkış içinde olur ise bu durumda bu sözü onun taşıması mümkün olur.Şayet genel anlamda yukarıda bahsedilen şekilde gece kalkışı ile kur’an okunmaz ise bu sözün taşınması söz konusu olmayacağı gibi o kişinin o sözü yüklenmiş olmasından da bahsedilemez.

 

 

 

Bu söz o bireyin salt omzuna vurulmuş bir yük değil onun içinde taşıdığı bir sözdür. Meryem’e içine üflenen bir kelime olarak İsa(a.s) var iken bu söz de muhatabın kalbine atılan bir sözdür.

Bu sözün ağırlığı onun değerindendir de. Zira o söz gibisi yoktur. O söz gibi değerli, fıtrata uygun ve yine onun taşıyabileceği söz de yoktur.Bu söz insanın isteyip ondan kopmayacağı bir sözdür.

O söz, şerefli bir sözdür.

Yemin olsun, size bir Kitap gönderdik ki, şerefiniz yalnız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız? Enbiya 10

Gerçek şu: Bu Kur'an sana ve toplumuna elbetteki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.Zuhruf 44

O halde o söze meyledip yönelmek gerekir. Bu durumda muhatap şerefli bir makama çıkacaktır. Şerefli makama çıkmak ağır yükü omuzlanmaktan geçer.

Muhakkak ki gece neşesi şiddetli ve vatan edinilmesi en kıvamlıdır.

 

Gece darlık ve bolluk içinde bulunmanın simgesi iken şimdi onun inşa sürecindeki öneminden bahsedilmektedir. Değişim, değişimde istikrar ve ilerleme de gece önem kesbeder. Bunlar içinde var olan unsurun kalıcılığı daha ağırdır. Bu unsurlar bireyde kalıcı etkiler meydana getirir. Bu durum amacın bir illetidir. Amacın gerçekleşmesi için bunun ifası şarttır. Kökleşmenin olması içinde öyle.

Gece neşesi bir atölyedir. Burası bireyin kendisini yenilediği eksiklik ve aksaklıklarını görebileceği bir atölyedir. Bu atölyede daha önce bir çok şeyi yapacağını söyleyip te iş eyleme geldiğinde geceleyin bunları ifada aksaklıklar çıkıp bireyin tökezlediği görülür. Oysa o ayağa kalkacaktı.Şimdi ise atölyede kırıklarının olduğunu,yeterince güce haiz olmayıp enerji eksikliği, güç yetersizliği ile karşı karşıya olduğunu görmektedir.

Ayrıca mevcut güçlerine güç katmak, enerjisini daha arttırmak içinde burası elzemdir.

Onun için burası bir bağlamdır. Hem de kuvvetli bir bağlam. Zira o, şiddetli bir şekilde yüke bağlanması için bu atölyede bulunması zaruridir. Eğer bu atölyede şiddetli bir bağlama ile kendini bağlamaz ise o zaman o bu ağır söz onun omuzlarından kayar.

Bireyin yükü sıkı bağlaması gerekli iken diğer taraftan kendisini de muhkem kılması gerekmektedir. İşte gece neşesi zinde tutucu bir olgu olarak vardır. Böylece birey ağır yükü uykuya dalıp ellerinden bırakmayacak iken diğer taraftan bacaklarının dermansızlığından olduğu yere de çökmeyecektir.

Onun için bu atölye bir vatandır. Üzerinde durulup çiğnenecek, konaklanacak yerdir. Şu halde onun kendisi için huzur bulduğu bir yer olarak gece onu zayıf ve korkaklıktan güçlü ve cesur kılacak bir yer olarak önem kesb eder.

Gece en kıvamlıdır. Zira insan burayı ister.Kendi fıtratına uygun olan ve yine fıtratın istediğini arzu eder. Huzur bulduğu, kendisi güçlü ve cesur kılanı niye istemesin ki..O halde o kıvam açısından uygun olan sıkıntı ve bolluğu kendisini tahkim edici bir vatan olarak görür.Onun için burası kaçılması uzaklaşılması gereken değil,istenilmesi gereken bir yerdir.

 

Fakat uykuyu arzu eden onu dünyada en tatlı lezzet olarak kabul edenler için değil. Bunlar kendi nefsi isteklerine boyun eğip onları tatmin etme uğruna kalkmaktan ise uyku halinde olmayı tercih ederler. Bunlara göre insan bir eli balda bir eli yağda olarak yaşamalı ve bunun kendisi için huzur ortamı olacağını zannetmektedirler. Hedeflerini buna göre belirlemektedirler.

Dünya da barışın olmama nedeninin ekonomik refahın çok düşük olması veya yüksek refah sahiplerinin daha çok kazanma istekleri olarak nitelerler.

Oysa o insanlar kendileri için huzur bulamadıklarından dolayı bunlara yönelmektedirler. Onlar gecelerin içinde(vatan) kuranı okuyamamaktan dolayı birbirlerinin kanını ,malını,canını birbirlerine helal kılıp nihayetinde kendilerinin de hayatlarına son vermektedirler.Yani bu durum onların durulacak bir vatan arayışlarının çabasıdır.

Oysa yüce Allah bunu ilk başta işaret ederek önce insanı güzel bir vatana yerleştirmektedir.

Muhakkak ki gündüzün içinde senin için uzun uğraşlar olacaktır.

İnsanı saran ikinci zaman dilimi olan gündüzden bahsediliyor. Böylece insanı kuşatan zamana dikkat çekilerek bireyin tüm zamanına hitap ediyor. Bu durumda onu boş bırakmıyor.

Zira zaman üç parçaya ayrılıyor. Gecenin belirlenen bölümlerinde tertil üzere kur’an okuma başta ve tüm zamanı kapsayıcı ve belirleyici olarak, bir kısmında uyku ve gündüz meşgaleleri.

Gündüz her türlü meşgalenin olduğu insanların öte beriye gittikleri, didinip mecralarını bulmaya çalıştıkları bir vakittir.

Birey bu hali ile gündüze giren olarak onunda bu tür meşgaleler ile öte beri gidip, didinmesi gerekecektir. Bu durum salt rızık kazanma anlamında değildir. Her tür uğraş bunun içine girebilir. Bunlar tümü ile gündüzü kuşatacak derece de yoğun bir uğraş olacaktır. Onun bu uğraşlardan sıyrılması da istenmekte değildir. Diğer bir deyişle ona o uğraşlardan tümü ile boşalması istenmekte değildir.

Aksine o uğraşların durumları tanımlanırken onlarla bu ağır söz arasındaki ilişki kurulmaktadır.

Buna göre o uzun uğraş bireyin tembel değil, güçlü ve çalışkan bir birey olarak ortaya çıkmasını ifade eder. O halde burada bizim sözkonusu ettiğimiz birey bir an dahi oturmayıp devamlı ayakta olan bireydir.

Bu bireyin uğraşlarının ne olacağı noktasında bir değerlendirme yapılmaktadır. Zira sözkonusu değerlendirme onun üzerine atılacak yükle paralel hatta onu kendisine daha da hafif kılacak bir meşgale olmalıdır. Bu manada ona ilave bir yük getirecek olan meşgalelerden beri durmalıdır.

Diğer taraftan bu meşgalelerden kendisini güçlü kılıp, ayakta tutacak olanlar ile irtibatı da kesmemelidir. Rızık peşinde koşma v.s gibi.

Bu halde biz bu ağır sözün baştan o kişinin hayat meşgalelerini belirleyip onlarda araması gereken özelliklere vurgu yapıldığını da görmekteyiz.

Bu durumda onun faydalı olan meşgalelerden vazgeçmesi istenmez iken bu sözün kaldırılamayacak bir ağırlıkta olmadığı da görülmektedir.

Bu, uzun uğraşları belirlemek ve onların ifası noktasında ağır sözün artık gündüz meşgalelerine de sirayet ettiğini söyleyebiliriz. Böylece gündüzün koşturmacası içinde bu ağır söz sırttan düşürülmemeli ya da atılmamalıdır. Ona bu koşturma içinde daha da bir sarılmalı ve bu sözün  gece ve gündüz meşgalelerinde alıkoyan veya sevkeden  bir ağırlığı olmalıdır.

 

 

 

           

Rabbinin ismini zikret.ve tümü ile yönel.

 

Rabb tebiye edici olandır. Bu inşa sürecinde bireye yol gösteren onun inşasını gösterip gerekli yeteneklerini de ona bildirip ,bunları açığa çıkarma yollarını de gösterendir.

Onun adının zikri aslında insanın da istediğidir. Zira onun adı onun fıtratına kazınmıştır. İnsanlar ona tümü ile yönelmeseler de denizde ya da karada başlarına bir müsibet gelse veya arzu etmek için çok çalışıp yarışa girdikleri bir şey olsa, ya da tabiplerin çaresiz kaldığı hastalıklara duçar olsalar o zamanlarda hemen onun adını zikrederler.

Onlarda bilirler ki O Rabb onlarında Rabbidir. Ama iş onun adının sadece, söz konusu zamanlarda veya bunun dışında kalan bazı zamanlarda anmakla bitmez.

Zira asıl olan onun adının hatırlanması değil unutulmamasıdır. Bunun içinde yapılması gereken tümü ile ona yönelmektir.

Ona yönelmek yüzün ondan alıkoyacak ya da ona doğru gitmekten eğriltecek her ne varsa ondan döndürülmesidir..Salt yüzün döndürülmesi de değil onlarla tümü ile ilişiği kesmektir.

İnsan şüphesiz bir varlık olarak bağlı ve bağımlı kılınmıştır. Hava, su, yiyecek v.s gibi unsurlar ile çevrilmiş iken ondan istenen aslında bunları da anlamlandırmasıdır. Yani onun bunlarla ilişiği kesmesinden bahsedilmekte değildir. Bunları ifa edecek iken bunları Rabbin adını zikrederek ya da bunları rabbin adının zikri olarak ifa etmekten bahsedilmektedir.

Şayet Rabbin adını zikretmekten alıkoyan bir niteliğe bürünüyorsa bunlar ile ilişiği kesmek gerekir. Fakat Rabb insanın zorda kaldığı durumlarında ona cevaz vermiştir. Onu zora sokmamıştır.Domuz etinin,leş ve akan kanın darda kalındığında bağy(azgınlık) ve ad(haddi aşma) aşılmaması kaydı ile yemeyi yasaklamamış(Bakara 173) yine baskı görenin kalbi iman ile yatıştığı halde Allah’ı inkar etmesini de yasaklamamıştır.(Nahl 106),

Ya da onlardan sakınma bilinci içinde eş ve çocukların düşman olmasına rağmen onlardan yüz çevirmemeye de teşvik etmektedir. ( Tegabun 14)

Dikkat edilirse Rabb insanı zora koyacak hiçbirşey istemiyor. Ne onun aç kalmasını.ne baskı altında işkence görmesini, ne de eş ve çocuklarını terk etmesini. Onun istediği yalnızca bireyin kendisine değer verildiğini bilerek Rabbi unutmama üzere durmasıdır.Çünkü onun yaratılışına uygun olan budur.Onun huzur bulacağı budur.Onun kendisini bunlara galip kılacağı unsur budur.

Rabbin adını anmak bu manada boş bir anış da değildir. Kimi zorda anarken kimi de belli zaman ve mekanlarda bu anmayı ifa ettiklerini zannederler. Eğer durum bu ise bu daha da kötü demektir. Zira bu onun adının yanında diğer zaman ve mekanlarda başkasının adının anılması anlamına gelir ki bu durumda Rabbin tümü ile ona yönelerek anmadan bahsedilemez. Şu hali ile aslında onun adının anılması kendi içinde tümü ile ona yönelerek anlamını ihtiva ettiği halde bu şekilde bir izahatın gelmesi anmanın bu şekline vurgu yapılmasındandır. Zira insanların çoğu kendilerini Allah’ı anan olarak nitelerken bu anmayı tümü ile ona hasretmiyorlar.

Rabbin adını gerçekten çokça anan olarak Nebiye baktığımızda ağzından çıkan her cümlesinde Rabbin adını geçer. Bu onun gönlündekinin dile gelmesidir. Hani derler ya dervişin fikri ne ise zikri de o olur. diye. İşte Allah Resulunun Rabbin adını anması da bundandır. Şu hali ile dilin hareketleri bu manada gönülde olanı dışa vurur. her ne kadar bunları saklamaya çalışanlar olup Rabbin adını zikrederek kalplerindekini gizlemeye çalışsalarda nihayetinde onlarında gönüllerindeki de açığa çıkacaktır.

Şu halde Rabbin adının zikri onun adının yanında hiçbir şeyin zikredilmemesi iken tüm her şeyin yine bu isim altında zikredilmesi manasını taşır.

Böylece Onun adını zikr, yaşamın tümünü ihtiva eden bir manada olur. Bu şekilde gece ve gündüz onun adı anılırken Kur’an’ın okunma zaman ve programları da hep onun adını unutmamaya yöneliktir.Buna göre bu işin adının Betül olarak nitelendirilmesi bu şekilde bir okuyuş ile tamam olur.

Meryem(a.s)’a “Betül” isminin verilmesi bu manada anlamlıdır. Zira onun hayatına baktığımızda Allah’a sığınan,secde eden,ruku eden,gönülden boyun eğen(ganit),tüm dünya zevkleri ile süsünden  uzaklaşıp Hür olarak kendini Allah’a adayan biri olarak görürüz..

Doğunun ve batının Rabbidir. Ondan başka ilah yoktur.O’nu vekil edin

 

O Rabb ki doğan ve batan her şeyin Rabbidir. Onların doğdukları ve battıkları yerlerin de Rabbidir.Onun Rabliği her şeyi kaplamıştır.Öyle ki her şey onun rububiyyeti altındadır.

Bu hali ile her şeyde onun Rububiyyeti tecelli eder. Birey yüzünü nereye dönerse dönsün her nereye gider ise gitsin o hep onun Rububiyyetinin    tecellilerini görür. Bu halde onun zikredilmemesi mümkün mü? Her yerde ve her şeyde onun ismi apaçık bir şekilde zikredilmekte iken. Kulağa gelen seslerden, göze gelen görüntülere, derilerin hissettiklerinden, burunların aldığı nefes ve kokuya kadar her şeyin zikri onun beynine ve kalbine dolar..Yalnızca bu değil yediği ve içtiği o hatırlatıcılar onun boğazından geçerde vucudundaki kan ile her tarafı dolaşır.Şu hali ile o vucud bütünlüğü olarak ta hatırlatıcılar ile yaşarken ondan istenen sadece bunu doğrulamasıdır.

Bu durumda birey iliklerine kadar ona bağlanmış ve düşkün iken onun ondan başka kime düşkün olması beklenebilir ki…..

İlah kelimesi: "Birine kanı ısınmak, güvenmek, sığınmak, aşırı bir özlemle sokulmak, yönelmek ,bağlanmak, tapınmak, örtmek, gizlemek, alışmak yanından ayırmamak" anlamlarına gelir.

İlah kelimesinin anlamı onun doğunun ve batının Rabbi olması ile ilişkili olarak her şeyin ilahı olduğu anlamına da gelir. Zira doğan ve batan, ilki ve sonu olan tüm her şeyin kendisine mutlak olarak bağımlı olduğu O’dur.

Örtüsüne bürünen işte kendisine düşkün olduğu ile kendi arasına örtüler gerendir. Fakat onun düşkün olduğu İlahı onun ilacının kendisinde olduğunu bilmektedir.

O bu düşkünlüğünü tatmin için kendince bir çok unsurlara yönelmiş ama bunlar onun düşkün olduğu ilah’ı gibi olamamıştır. Olamaz da. Şu halde bunlar onun için hep bir örtü olmuştur. İlah onun tüm bu örtüleri sıyırarak kendisine doğru koşmasını salık vermektedir.

Tüm her şeyin Rabbi ve İlahı o iken hepsinin işlerini tanzim edende odur. Bu onun vekilliğindendir. Zira bunların hiçbiri işi tanzim edemez. İşler ya da emir ancak onundur. Onun olması hesabı ile tüm her şeyin vekili de odur.

Emrin onun olması itibari ile vekil o iken diğer taraftan onun dışındakilerinin tümü de aynı zamanda acizdir. Fakat  onların işlerinin de yürütülmesi elzemdir. Buna göre O, onların işlerini yürüten olarak ve diğer taraftan onlarında işlerini yürütememesi itibari ile onların kesin olarak düşkün olduğu odur.

Ama bu düşkünlük hem muhtaciyet hem de istek ve huzurdan dolayıdır.

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: "İsteyerek veya istemeyerek gelin." İkisi de: "İsteyerek (İtaat ederek) geldik" dediler. Fussilet 11

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. Ra’d 28

Onun dışında hepsi muhtaç olup  birbirlerini vekil edinmeleri sözkonusu değildir.

İlah kavramı içinde değerlendirildiğinde insanın yemek ihtiyacını yedikleri,içme ihtiyacını içtikleri ya da uyuma ihtiyacını uyku karşılıyor değildir.Bunlar ancak bir yasadır.Ama bu yasalar kendilerinden işlemez.Onları işleten ve onlara emri ile ruh veren olursa bu manaları ifa ederler.İşte bu örtülerden ilaha sarılmak gerekir.

Şu hali ile İlahın vekil edinmesinin zarureti bir kez daha parlaklığı ile göz almaktadır.

Şu halde tüm her şeyin perçemi elinde olan ilahın, bireyin nefsine ve  düşmanlarına karşı kendisinden emir alıp, işlerini belirleyici olarak kabulunden başka seçeneği yoktur.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA