21 Temmuz 2018 Cumartesi

Kalem Süresi 44-52. Ayetlerin Tefsiri

16-09-2017 15:46 Güncelleme : 16-09-2017 15:46

Müslümanım diyenlerin diğer insanlara örnekliği, Onların yaşamlarındaki çelişkileri bu sözün onlar üzerinden lekelenmesi manasına gelebilir. Onun içindir ki, ya kendilerini bu sözün temsilcisi olarak görmeyecekler ya da görüyorlarsa bu sözün ahlakına uygun gerçek bir hayat içine gireceklerdir.

Bana bırak, bu sözü her kim yalanlarsa. Biz onları ummadıkları yerden derece derece yaklaştıracağız.

Onlara süre veriyorum. Muhakkak ki benim düzenim sağlamdır.

Onlardan bir karşılık bekliyorsun da bir borç altına mı giriyorlar?

Yoksa gayb kendi yanlarında da onlar mı yazıyorlar?

Artık yapacak bir şey yok. Bir kul olarak birey üzerine düşeni  en iyi şekilde yapmıştır. O , sözlerini Allah’ın söylediği şekilde onun uslubu ile yaklaşarak yapmış iken, ahlakı ile de bu sözlerin tercümanı olmuştur. Sözlü ve fiili olarak Allah’ın adamı olmuştur.

Ama karşısındakilerin tercihi noktasında kendisinin belirleyiciliği yoktur. Bu noktada o aradan çekilmiştir.

Bu hadiseyi yalanlayanın yalanladığı o şey, uydurma veya masal değildir. Yalanladığını onun hiçbir mesnet getirmeksizin yalanlama hakkı da yoktur.

Buna hakkı olmadığı gibi buna rağmen onu  yalanlaması bu durumda onun kendisini yalanlamasından başka bir şey değildir. Kendi sonunu getirmesidir. Çünkü yalanladıkları hayatın gerçekleridir. Onun bu gerçekleri yalanlaması ile o hayal alemine girmiştir. Ayakları yere basmayan, temelsiz, heva(hava) üzere bir hayat…..

Allah’ın ayetleri uydurma ya da saçmalık değildir. Çünkü o bir vakıadır. Fakat onların bu vakıaya evvelkilerin masalları demeleri  ona karşı olan yalancılıklarını ortaya koyar ki bu da ahlaktan yoksundur. Şu halde bunların yalanladıkları yalanlanması gereken olduğundan olmadığı gibi, bunlar gibilerinin yalanlaması onun yalanlanmasına mesnet teşkil etmez.

Zira onların yalanlaması onların yalancı olmasındandır. O halde sorun onlardadır. Eğer ki sorun onlarda ise bu hadise için onlar şahsında buna yalan denemez yada bu yalanlanamaz.

Bu durumda onun gibi düşünen ya da yalanlayanlar olabilir. Onlar bu durumlarına mesnet oluşturmak için bir takım organizasyonlar tertip edip, kurum ve kuruluşlar ihdas edebilirler. Ama onun yalan olduğuna dair bir delil asla bulamazlar. O halde onların bu amaçla yaptıkları her şey son noktada onların yalancılıklarının delili iken ancak yalanlamalarını perdelemeye yönelik,  olacaktır.

Buna göre onlar derece derece yaklaştırılacakladır. Aslında onlar yaklaşmamaları gerekenden uzaklaşmaları için onlara ayetler gelmiş iken  şimdi onlar bu sözü yalanlayarak uzak durmaları gerekene derece derece yaklaşmaktadırlar.

Onların yaklaştırılacakları yer ise onların hiç ümit etmedikleri bir yerdir. Diğer bir deyişle bu yer onların buradan kendilerine tehlikeli bir yaklaştırmanın olmayacağını zannettikleri bir yer yahut çok güvendikleri bir yer.

Ama bu yerden onların yaklaştırılması onların büyük bir şaşkınlık ve panik içinde olmalarını ifade eder. Şayet yaklaştırılarak korkacakları o şey ümit etmedikleri yerden gelmesi halinde ise onların durumları çok daha acı olacaktır.

O halde onların derece derece yaklaştırılacakları o şey nedir ? Bu bizce yaklaşılmaması gereken her şeydir. Bu öyle bir şeydir ki ancak bu sözü doğrulamakla kendinden uzak kalınacak diğer bir deyişle kendisinden güvende olunacak olandır.

Bu durumda bu sözle muhatap olan onun ne olduğuna bu sözle  karar verecektir. 

Bana bırak kelimesi ile düşündüğümüzde biz bu durumda o kişinin etlerinin doğranıp parçalanacağı anlamını da veririz. Kelimenin kullanım yerlerinde bu manada vardır. Şu halde onun yaklaştırılacağı o şey ruh ve beden bütünlüğünü parçalayıp onu psikolojik olarakta parçalara ayırıp yiyeceği şeydir. O her ne kadar o sözü yalanlamak için kendini parçalayıp, ateşler içine atıyorsa o bu parçalanmadan kurtulamayıp ancak acısını arttırmakta, gireceği ateşi hararetlendirmektedir..(Çeşitli inançların insanları parçalaması, kapitalizmi komünizm, ruhbanlık v.s)

Onlara süre veriyorum. Muhakkak ki benim tuzağım sağlamdır.

O kişi veya  onun gibi olanlar ile ona destek verenlerin tümü  şu halde karşılarına aldıklarına baksınlar. Onların karşılarında olan Allah’tır. Şu hali ile onlar Allah’ı karşılarına almış ve ona karşı savaş açmışlardır.

Allah onların işini hemen bitirecek değildir. O bildiğimiz iki nedenden ötürü bunu yapmaz.

Zira onların akıllarına başlarına devşirmeleri için süre tanır. Yaptıkları işin ne kadar cahilce olduğunu bilmeleri ve karşılarına aldıklarının kim olduğunu idrak etmeleri için… Onun bu noktada verdiği süre onları yine dışlamak üzere değil. Onların kendilerini parçalamalarından kurtarmak içindir. Toparlanmaları için.

İkinci neden ise onların verilen bu sürede tüm imkanlarını toplayıp, kendilerinden olanları ve onlara yardımcı olanları ortaya çıkarmaktır. Böylece hepsi bir araya gelip toplanacak ve denizin dibine atılacaklardır. Şu halde toptan mahvolmaları için..

Onlar bu süreçte her ne yaparlar ise yapsınlar onların yaptıkları bu işler aslında kendilerine kurulan tuzakları daha da sağlamlaştırmaktadır.

Allah’ın tuzağı gizlidir. Bu tuzaktan onların haberi olmadığı gibi onların ona karşı yapacakları bir şey de yoktur. Bu halde onlar bu tuzağa gafil iken o tuzağın hem bu gizlilik hem de kendinden olan metinliği itibari ile kurtuluşları olmayacaktır.

Yüce ve büyük ahlak sahibi olana bir destek daha verilirken o bir kez daha ne kadar büyük ve yenilmez bir güç sahibinin yanında olduğunun idrakine varıyor.

Onlardan bir ecir istiyorsun da ağır bir yük altına mı giriyorlar?

Şimdi muhatapa bir takım sorular soruluyor .Bunun nedeni onların bu sözü yalanlamalarının hiçbir delili olmadığı halde onlar tarafından reddedilmesinin nedeninin   ne olduğu noktasındadır?

Bu aslında muhatap için kendi durumundan kaynaklanan bir durum olup olmadığını irdelemesi içinde bir uyarı mahiyetindedir.

Buna göre o kendi durumuna bakacak iken bakması gereken kriterlerden önemli olanı  onlardan bir karşılık beklememesidir.

Karşılık beklememesi onun görevli olduğunun idrakinde olması içindir. Diğer bir deyişle bu söz onun değildir. O, bu sözün yalnızca izhar edicisidir. Buna göre o bu sözden dolayı kendisine bir menfaat sağlayamaz. Bu sözlerden dolayı onlardan bir karşılık bekleyemez.

Böyle bir şeyin olması halinde muhatabın o sözü eğip bükmesi söz konusu olurdu ki bu halde o insanlar bunu redddetmekte haklı olurlardı.

Ya da onlardan kendisi için olmasa da ağır bir şey mi yapmalarını istemektedir. Onların bir yük altında kalarak zorlanmalarının söz konusu olup olmadığından bahsedilmektedir.

Zira muhatap ne kendisi için bir karşılık bekler ne de onları ağır bir yük altına sokar.

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları ümmi peygambere uyarlar; o onlara iyiliği emreder, kötü ve çirkinden onları alıkoyar. Güzel şeyleri onlara helal kılar, pis şeyleri onlara yasaklar. Sırtlarından ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. Ona inanan, onu destekleyen, ona yardım eden, onunla indirilen ışığa uyan kişiler, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Ar’af 157

 

Şu halde ikinci olarak muhatap onlara sözü nasıl ilettiğinden bahsediliyor. Buna göre onlara iletilenin ağır bir şey olmaması gerektiğinden bahsediliyor.(Müslümanım diyenlerin diğer insanlara örnekliği, Onların yaşamlarındaki çelişkileri bu sözün onlar üzerinden lekelenmesi manasına gelebilir. Onun içindir ki, ya kendilerini bu sözün temsilcisi olarak görmeyecekler ya da görüyorlarsa bu sözün ahlakına uygun gerçek bir hayat içine gireceklerdir.)

Ya da gayb onların yanında da onlar mı yazıyorlar?

O halde nedir. Eğer senden  ya da bu sözün sahibinden dolayı ağır bir yük altına girmiyorlarsa , geriye kendilerinden kaynaklanan bir sorun olduğu ortaya çıkıyor.

Ortada olan tüm her şey onların yalanlamalarının aleyhine ise onların bilip te Haşa Allah’ın ve muhatabın bilmediği bir şey mi var ki, onlar bu şeyi yazmışlar?

Şu halde bu sözün sahibi onların üzerine öyle delillerle gidiyor ki onların önünde başka seçenek kalmıyor . Ama yine bir delik bulup kaçmaya çalışıyorlar.

Diğer taraftan onların yalanlamasının sonuçlarının akledildiğinde ne kadar saçma sonuçlara götürüp kendileri ile dahi çelişkiye düştükleri görülüyor.

Zira Allah her şeyi bilir ise onun bilmediği hiçbir şey yoksa buna rağmen ondan gelenin yalanlamanın hiçbir mesnedi olmadığı halde onlar her şeyi bilen olarak gördükleri Allah’ın bilmediğini zımnen söyleyerek bu çelişkiye düşmektedirler.

Rabbin hükmüne sabret. Balık dostu gibi olma. Hani o nida etmişti, ağır bir baskı altında.

Hitap muhatabadır. O şu hali ile bir zorluk içindedir. Ama o da nihayetinde onlar gibi sınanmaktadır. Ama o terbiyevi bir şekilde sınandığının idrakindedir. Şu halde o, Rabbin gözetimi ve denetimi altında bir terbiye ile terbiye olunurken ondan istenen Rabbin hükmüne karşı kendisini tutmasıdır. Zira onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin ve yine onların hiçbir delil getirmeksizin yine sırf onların faydasına çalıştığı halde , insanın zoruna giden hakaretlere baskılara muhatap olmak veya insani hakların kısıtlanarak adeta toplumsal bir ambargoya duçar olmak  bireyde bir şişkinlik hasıl edebilir.

O anlarda bir çok kaçacak yer oluşabilir. Nefis bir çok mazeret uydurup bir yol yolup oradan akmaya da çalışabilir. Fakat o tüm bu mazeret gibi olacak olan bu şeylere karşı kendini tutmalıdır. Yolun dikenli olup ayaklara batmasına, acı yemiş gibi tadının olmasına rağmen yolda ilerlemeli ve o acı şurubu içmelidir.

Balık dostu gibi olmamalıdır. O balık sahibi ki kendince bir mazeret buldu da bulduğu o mazeret ile bir delikten yol bularak kaçtı.

Onlar iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unutmuş bulundular. Balık sıyrılıp denizde bir yol tutmuştu bile. Kehf 61

Ama asıl ağır baskı budur.

Balık gibi kaçan kişinin kendisi ağır bir yük altına girer de yine Rabbine döneceği bilinci içinde ona seslenir. Hem de öyle bir baskı ki o baskı nedeni ile sanki nida dahi edemeyecek hale gelir…

Bu durumda şartların zorlaşması her iki taraf içinde söz konusu iken bu durumda kayıpta olanlar o*- “tek başına olan” muhatabın karşısında olanlar olacaktır.

Düşünüldüğünde “muhatabın” kendisine verilen gücün ne kadar büyük ve mukavim olduğu “onların” ise ne kadar zayıf ve örümcek ağı gibi olduğu anlaşılır.

Eğer onun Rabbinden ona nimet erişmese idi, yerilmiş bir halde çıplak olarak atılırdı.

O Rabb’e nida etti,Rabb onun nidasını duydu ve ona icabet etti.Rabb ona nimetini verdi.

O halde ona erişen bu nimet ne idi.bu nimet Rabbin onun hangi halde olursa olsun ona icabet etmesidir. Balık arkadaşı  ondan kaçtığı halde Allah O’na sırtını dönmedi. Ô bir delik bulup kaçtığını zannederek hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini zannettiği halde Rabb onu bulmuş ve ona nimetini vererek Adem’in cennetteki durumuna düşürmemiştir. Zira adem yasak ağacın meyvesinden yediğinde utanılacak bir iş yapmıştı.

O yerilmişlikten kurtulmuştu. Zira o insanlığa karşı bir suç işlemişti. Bu suç insanlığın gerisinde kalan onlara karşı sorumluluğunu onlar içinde kalarak yapmayanların işlediği cürümdür. Bu suç Rabbin emrine rağmen ondan kaçmak için bir delik (mazeret,bahane ile) ten kaçma cürümüdür. Böylece o Rabbe ve insanlığa karşı işlediği bu cürümden dolayı yerilecek biri olacaktı.

Çıplak olarak atılmak ise, onun sahip olduğu mahremiyetinin artık ortadan kalkmasıdır.

O çıplaktır. Çünkü utanılacak bir iş yapmıştır. Bu utanma duygusu  ile kendinden dahi utanır. Bu o insan için büyük bir sıkıntıdır. Bu halde olan onlardan daha da acınacak bir hale gelmiş demektir. Fakat Rabb onu bu halden kurtarmıştır.

Rabbi onu seçti ve onu Salihlerden kıldı.

Baskılar sesin çıkamayacağı kadar ağır ve gürültülü olsa da takati kesecek ağır bir yük altında olunsa da asl olan sabretmektir. Fakat sabredemeyip balık sahibi gibi bir delik bulup kaçılsa da bu durumdan dönmeyi bilmek gerekir. Yapılanın bir kaçış olduğunu bilerek Rabbten yine Rabbe sığınmak gerekir. Bu halde dahi kapılar kapanmış değildir.

Rabb seçer ve onu Salihlerden kılar. Ama o, Rabbi kendi Rabbi olarak kabul ederse. Bu kabulu yaptığı halde yani sınanmaya düçar olmasının eğitimi için zaruret olduğunu bilirse onun konumunu yine ona iade eder. Balık sahibi peygamberlikten azledilmemişti.

O yine seçildi ve Rabbi Onu, nefsini ve insanları ıslah eden kıldı.

Rabbin seçmesi insanlar için en büyük lutuftur. Bu seçkinlik dünya ve ahirette önemli bir makamdır.

Böylece  bir hedef gösteriliyor. Bu hedef peygamberlik hedefi değil, bu kapıya mühür vurulmuştır, onların varisleri olan Salihlerden olmak üzere seçkinlerden olmaktır.

Zira onlar ile muhatap olanın payesinin, ıslah edici olması gerektiğide söyleniyor. Yani o kendisini ve onları ıslah edici olarak görmelidir.

Diğer taraftan ıslah edici olanın niteliklerinin nefsine hakim, sabreden, Allahın sözünü olduğu gibi ve uygun uslup ile ileten, kendisini ıslah edip nefsinin dizginlerini eline almış ve onların inatlarına rağmen atlayıp kaçan biri olmadığı şeklinde bir tanımlama yapılmaktadır.

Küfredenler zikri işittikleri vakit az kalsın seni gözleri ile devireceklerdi ve dediler ki: Şüphesiz ki o bir mecnun.

O küfredenler , bir topluluktur. Bu topluluk  küfredenlerdir. Onların küfreden olması onların hatırlatmayı toprağa gömmelerindendir. Onu unutmaları ya da unutturmalarıdır. Gözlerden ,işlerden ve hayattan uzağa atmalarıdır. Toprağa kendi dünyalarında gömdükleri halde , karşılarında o hatırlatmayı gördüklerinde onların bakışları hemen değişmektedir. Kalbleri bir kin ve öfke ile dolmakta bu hatırlatmayı söyleyene karşı  gözlerinden adeta yıldırımlar çıkmaktadır. Böylece onlar bu bakışları ile muhatabı devirip süründürmeyi amaçlamaktadırlar.

Oysa onların devirmeye çalıştıkları muhatabın söylediğine baktığımızda bu tür bir tavrı onun hak etmediğini ve böylece onların zikri işittiklerindeki bu tavrının onların unutkan olmayı isteyen, gerçeklerden kaçan birileri olduğuna hükmedebiliriz. O halde onlar gerçeklerden kaçıyorlarsa gerçekleri kendi dünyalarında ve insanların dünyalarında toprağa gömmeye çalışıyorlardır.

Oysa onların toprağa gömmeye çalıştığı ve kendisinden dolayı o bakışlarını gülle gibi atmasının nedeni düşünüldüğünde onların baştan aşağı haksız olduğu aslında kendilerinin devrilmiş ve başlarını devekuşu gibi toprağın altına soktukları anlaşılır. Zira bu zikir her yerde vardır. Göklerde ve yerde olanlar ile bu ikisi arasında olanların hepsi zikretmekte iken hatta kendi bedeninde dahi (nefes alıp-verme, Kalp atışı v.s) bu zikir var iken onların buna rağmen düşman kesilmesi onların kendilerini varlıktan dışlamaları  ve Rabbin ve varlığın karşısına çıkamayacak kadar utanılacak ( çıplak) bir halde  olduğunu,  çıplak bir şekilde  ortaya koyar.

Buna rağmen onların mecnun demesi ise daha da vahimdir. Zira aslında cinlenmiş olanın muhatap değil onlar olduğu sarihtir.

Varlığın ve kendi özünde olanların onlara hatırlatılmasına rağmen hala yalancılık üzere durmalarının açıklanabilir hiçbir tarafı yoktur. Onların bu durumlarına en uygun kelime mecnundur. Şu halde onların kendileridir mecnun olan… Muhataba bunu söyleyerek aslında muhatabın durumunu değil, kendi hallerini izhar etmiş olmaktadırlar. Böylece onlar kendi hallerini  de ifşa etmiş olmaktadırlar.

O  alemler için bir hatırlatmadan başkası değildir.

Hayır o  onların adlandırdıkları gibi değildir. O ne cinlenmiş ne de delirmiş birinin saçmasıdır, ne fitneye duçar olmuş birinin sözleridir, ne sapkın birinin iftiralarıdır, ne eskilerin masallarıdır, ne de onlardan bir karşılık bekleyenin yaldızlı sözleridir.

Hayır hayır onun bunlar ile yakından ve uzaktan hiçbir ilgisi yoktur ve olamaz.

O tekbir iş içindir. Onun işi ancak budur. Şu halde o, bu işten başka bir şeyle tanımlanamaz. Tanımlanmamalıdır. Buna göre ona yaklaşımda ancak bu tanımlandığı şekilde olmalıdır.

O bir hatırlatmadır. Onun hatırlatma olması, onun yeni bir şey olmadığını ifade eder. Onlarda zaten “eskilerin masalları “diyerek onun yeni olmadığını ağızları ile söylemektedirler.

O varlıkta ve insanda olanların izahıdır. Bu izah onunla en güzel şekilde açığa çıkar. Bu izahla insan varlık ve nefsine doğru istikamet bulur.

O bir hatırlatmadır. Ahlakı, herkes tarafından istenen ve sahibine karşı insanların muhabbet beslediği hakikatleri anlatır.

O bir hatırlatmadır. İnsanın izzet ve şerefini hatırlatır.

O insanın halde ve gelecekte karşılaşacaklarını, bunlara karşı yapması gerekenleri  hatırlatır. Yerilmenin ve çıplak kalmanın ne olduğunu bundan kurtuluşun nasıl olması gerektiğini hatırlatır.

O salt hatırlatmakla kalmaz ,  bunları unutmama içinde hatırlatmada bulunur.

O tüm alemler içindir. O tüm zaman ve mekanlarda varolan bir niteliğe haizdir. Yer ve gök durdukça insan varoldukça bu hatırlatmada var olacaktır. Zaman veya mekanın değişmesi, yerleşim yerlerin değişmesi, üretim araç ve teknolojilerinin değişmesi onu “masal “kılamaz.

O dağdaki çobandan , gökdelende yaşayan insana kadar tüm herkes içindir.

O alemlerde olanları hatırlatmak içindir. Onları insanın bunlara olan bakışı ve ilişkisini hatırlatan bir hatırlatıcıdır. Bu hali ile o hem tüm insanlar hem de tüm mahlukat için insana bir hatırlatma olmaktadır.

Onun bu niteliğini kelimenin terkiplerinden izaha kalkarsak: O Suyu dolu olan kuyu, derya  gibi bitmez. Her zaman ve yerde insanlar için berekettir. Bireysel olsun toplumsal olsun onun bereketi kesilmez. Çünkü o bir deryadır.

Nazik bedenli canlı bir sevgilidir: Her zaman diriliğini koruyan, yılların ve çevre şartlarının onu hiçbir şekilde  yaşlandıramadığı insanın yanından ayırmaması gereken kendisine sevgili kıldığı hatırlı birisidir.

Nazari olmayan ameli bir bilme, Öğretici usta, Kendisine doğru ve iyi ilham edilen : Soyut şeylerle uğraşmaz. Pratiğe yöneliktir. Hatırlatmaları doğru ve iyi olan öğretici bir ustadır.

O kendisini diğer tüm her şeyden ayıran bir nişana sahiptir, bilgide ilimde üstün çıkandır: Onun bir benzeri yoktur . Kimse onun gibisini getiremez. Bu hali ile o karşısındakini  aciz bırakan(mucize) dir.

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA