21 Ocak 2018 Pazar

Kalem Süresi 34-43. Ayetlerin Tefsiri

02-09-2017 05:40 Güncelleme : 02-09-2017 05:40

Kalem Süresi 34-43. Ayetlerin Tefsiri

Dünya da muttakiler için mahrum olunan nimetler varmış gibi gözükse de aslında dünya sabahleyin nimet bahçelerine girmek için içinde bulunulan günden başka bir zaman değildir. . Muttakilerin her ter dökmesi, sürekli kıyamda durarak mücadele etmesi, geceleri uykusuz kalması , yiyeceklerden, içeceklerden mahrum kalması, eşlerden mahrum kalması nimet bahçelerinin yollarında olmalarındandır. O nimet bahçesinin değerini bunlara düçar olarak anlayacaklardır. Zira orada kıyamda durmak yok , artık tahtlarda oturmak var, orada terlemek yok, gölgeliklerde oturmak var, orada aç kalmak yok, yiyeceklerin etraftaki hizmetçilerin ellerinde gümüş kaplar içinde sunulma var, susuz kalmak yok, nimet bahçelerinde pınar başlarında, altlarından nehirler akan , hoş kokulu içecekler var, eşlerden mahrum kalma yok, salih eşlerle ebedi beraberlik yada saklı inci gibi yaşıt huriler vardır.

Muhakkak ki muttekiler için Rabblerinin yanında nimetcennetleri vardır.

 

Muttakiler kimlerdir.  Neden bu kavram kullanılmıştır. Muttakiler kavramının kullanılması anlamlıdır. Zira bir tarafta Rabbe karşı saygısı olmayan insanlar vardır ya onu tümü ile reddetmektedirler ya da onu kabul ettiğini söyleyip amelleri ile onu yok saymaktadırlar.

Fakat muttakiler Allah’ı hem biliyor hem de amelleri ile ondan çekiniyorlar.

Bu çekince onların Rabb’lerinden olan çekinceleridir. Şu halde biz onları rablerinden çekinenler olarak niteleyebiliriz. Rablerinden çekinenler bu çekinme ile terbiye olunanlardır. Böylece onların Rabbani terbiyeyi bu çekince ile aldıklarını görürüz. Eğer çekince, terbiyevi bir niteliğe Rabb ile  bürünüyorsa biz bu çekincenin korkaklık, pasiflik olmadığını da söyleyebiliriz.

Bu bir saygıdır. Onu yokmuş gibi değil var olduğunu bilerek söz ve amellerde O’nun imzasını göstermek gerekir.

Muttakiler rabbi anmaktan gafil olmayanlardır. Bahçe sahipleri gibi Rablerini tesbih etmeyenler değillerdir. Onlar Miskini uzaklaştırıp kovanlar da değillerdir. Onlar Rabbin hakkını, Miskinin hakkını, malın hakkını, nefsin hakkını gözetmeyen zalimlerden değillerdir.

Onlar kendilerine verilen üzerinde diledikleri gibi tasarruf etme hakkını kendilerinde görmeyenlerdir.

Muttakiler, bulundukları dünyayı cennet bahçeleri olarak görüp, onunla sevinenler de değillerdir.

Dünyayı deneme yeri olarak görenlerdir.

Onlar daima Rabbi tesbih eden ve bu tesbih ile onun daima kendi yanlarında olduğunu idrak edenlerdir. Onların bu  tesbihlerini hiçbir şey engelleyemez. Onların tesbihini engelleyecek her ne varsa onu değiştirmeye ya da ondan uzak durmaya azmedenlerdir.

Şüphesiz ki bunları ifa etmek kolay işlerden değildir. Ama sonuçlarına bakıldığında yapılmasının getirisi daha büyüktür.

Rabb’in yanında olmak onu daima tesbihi gerektirir. Onu tesbih edenler de bu tesbihlerinde sürekli olmak için denenmeye tabii tutulacaklardır.

Böylece onlar Rabb’in tesbihatını nelerden üstün tuttuklarına kendileri de şahit olacaktır. Şayet tüm herşey den üstün tutmuşlarsa bu durumda Rabb’in yanına çıkmışlardır.

Onların denenme sürecinde bir takım nimetlerden mahrum kalacağı şüphesizdir. Ellerinde olanı vermek zorunda olabilecekleri gibi, yakın olandan uzaklaşmak zorunda da kalacaklardır.

Bunun tek nedeni onların Rabb’e duydukları derin saygılarıdır. Bunun gereği olarak bunlara düçar olacaklar ise şu halde bu onların Allah’ın yanında olmaları için bir araç konumunda olmaktadır. Eğer ki bunlara rağmen Allaha derin saygı duyarlarsa bu durumda hiçbir şeyden mahrum olamazlar.

Eğer bu saygıdan dolayı ölürlerse şehit olurlar .  (Allah yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' saymayın.  Hayır,  onlar,  Rableri katında diridirler,  rızıklanmaktadırlar. Al-i İmran 169)

ya da bundan dolayı onlar hem dünya da hem de ahirette nimetler bahçelerinde olacaklardır.

Bunun dünyadaki kanıtı Peygamber yanında mücadele edenlerin hayberden sonra elde ettikleri nimetlerde görülür.

Ahirette de bunlar daha çok ve güzel olarak vardır. Orası bir devşirme yeridir. ve muttakiler Rabbin adını tesbih ederek nimet bahçelerine gireceklerdir.

Onlar için bu durum muhakkaktır. O halde oraya erişmek yalnızca bir dünya kadardır. Dünya ise bir gün ya da bir gece kadar geçicidir.

Dünya da muttakiler için mahrum olunan nimetler varmış gibi gözükse de aslında dünya sabahleyin nimet bahçelerine girmek için içinde bulunulan günden başka bir zaman değildir. .

Muttakilerin her ter dökmesi, sürekli kıyamda durarak mücadele etmesi, geceleri uykusuz kalması , yiyeceklerden, içeceklerden mahrum kalması, eşlerden mahrum kalması nimet bahçelerinin yollarında olmalarındandır. O nimet bahçesinin değerini bunlara düçar olarak anlayacaklardır. Zira orada kıyamda durmak yok , artık tahtlarda oturmak var, orada terlemek yok, gölgeliklerde oturmak var, orada aç kalmak yok, yiyeceklerin etraftaki hizmetçilerin ellerinde gümüş kaplar içinde sunulma var, susuz kalmak yok, nimet bahçelerinde pınar başlarında, altlarından nehirler akan , hoş kokulu içecekler var, eşlerden mahrum kalma yok, salih eşlerle ebedi beraberlik yada saklı inci gibi yaşıt huriler vardır.

O halde bu deneme içinde böyle bir bahçenin Rabbin yanında olduğunu bilerek ona derin saygıda bulunmak gerekmez mi ?. Böyle bir bahçe ondan Allah’tan başka kimsenin yanında yoktur. Esasen onların böyle bir bahçe bitirmeye ne güçleri ne de imkanları vardır.

O halde böyle bir bahçeyi isteyecek olan ancak Rabbten istemelidir. Onun evetini almalıdır. Bu da onu tesbih ederek  ve ona derin saygıda bulunarak olabilir.

Muttakiler ifadesinin tekil değil de çoğul gelmesi ise anlamlıdır. Bu,  muttaki olanın tek olmadığını onunla beraber muttakilerin olduğunu gösterirken muttaki olmanın geçmiş zamanlarda kalan tarihsel bir kimlik olmadığını da ortaya koyar. O halde muttakilik uygulanabilir bir niteliktir.

Diğer taraftan muhataba muttakilerden olması da teşvik edilmektedir.   

 

Müslümanları suçlular gibi kılar mıyız?

 

Ortada köklü bir değişim vardır. Bu Inkılabi bir değişimdir.

Bahçe sahiplerinin yazık bize azgınlarmışız diyerek bir değişimden bahsederlerken şimdi bu değişimin nasıl olması gerektiğinden de bahsedilmektedir. Bu değişim müslüman sıfatının gereklerini yapmak iken mücrimlerden olmamak şeklinde kendini gösterir.

Yani Teslim olanlar, suç işleyenler gibi hükmolunmaz. Çünkü Bunlar onlardan farklıdır. farklı olmalıdır. İsmine müslüman denildiği halde günah ve suç işleyenler müslüman olarak hükmolunmaz. Allah katında hüküm o kişiye takılan isimle değil o kişinin kazandığı ile verilir. Bu kazanç teslim olmak ise teslim olan olarak,  günah ve suç işlemiş ise de mücrim olarak hüküm verilir.

Bu hali ile onun kendisine müslüman ismi takması, müslüman bir toplum içinde yetişmesi, nufus cüzdanında dininin islam yazması, günah ve suç işlemesine rağmen müslüman olarak hükmolunacağı anlamına gelmez.

Bu durum şu anda kendilerine islam ülkeleri denen ama yaptıkları iş günah ve suçtan başka bir şey olmayan ülkeler içinde aynıdır. Ora halkları ya da o halktan olmayanlar başlarına gelenin neden geldiğini anlayamıyorlar.

Fakat burada anlaşılmayacak bir şey yok. Onların başlarına gelen onların günah ve suç işlemeleridir.  Bu halde suç işleyenler olarak kılınmaları onların suç işleyenler gibi olmalarındandır. Bütün bunların tek nedeni kendimiziz. Bizlerin Müslümanca yaşamamasıdır.

 

Oysa müslüman olanlar Allaha teslim olmuş, Günah ve suç işlemeyen , barış, huzur ve güvende olanlardır.

Bunlar yüce ahlak sahbi oldukları gibi,  Allaha saygı duyanlar olarak günah ve suç işlemekten beri dururken yine suç ve günahtandan da men ederler.

Muttakilerden olmak şu hali ile Allah’a teslim olmaktan geçer. Allah’a teslim olmuş olanlar saygılıdırlar. Onları saygın kılan nitelik işte bu teslimiyetleridir. Teslimiyet tümü ile beden ve ruh bütünlüğü ve azalar ile onlardan sadır olacak olan söz ve eylemlerin Allaha teslimidir. Allah’a bu şekilde bir teslimiyet iradeyi ortadan kaldıran bir nitelikte değildir. Zira bu teslimiyet bunlar üzerinde hüküm ya da karar verici olarak Rabbi görmektir ama onun verdiği hüküm ve kararda insanın iradesini kullanmayı istediği yöndedir. Şu halde ona olan saygı tümü ile onun hükmüne teslim olma manasına gelmektedir. Denenmede zaten bu değil mi? Denenme içinde olan,  kendisi için verilen her türlü kararın Allah’tan geldiğini bilerek  isyan etmekten de çekinir. (müslüman müttaki)

Bu durumda denemenin şiddetinin artması teslimiyeti daha da arttırmalı iken doğal olarak saygıyı da arttırmalıdır. Zira saygıda ne kadar artarsa Allah’a teslimiyette o derece artar.

Bu hali ile onlar böyle biri olarak Allah tarafından hükmedilmiş iken diğer insanlara ve Rabblerine karşı da suç ve günah işleyenler gibi olmazlar. Bunların da doğal olarak sonları diğerleri gibi olmaz.

Mücrimler ise Allaha teslim olmamış olanlar olarak müslümanların tam karşısındadırlar. . Bunlar çatışma, zorluk ve sıkıntı içinde olanlardır. Kendi nefislerine, insanlara zul-meder, Rabbin hakkını gözetmez ve bunun sonucunda kazandığı ise yalnızca suç ve günahtır. Onun kazancının bu olması onun Allah’ı saymamasındandır. . Bu kişiler biraraya gelip suç ve günahı ifa edip onu kökleştirmeye çalışıyorlarsa bu durumda onların insan olarak kazandıkları vasıfları tiksindirici olduğu gibi yaymaya çalıştıkları da ancak tiksindirici olacaktır.

Mücrimler müslümanların tam karşısındadır. . Bu halleri ile onlar isyancıdırlar.

Hükmetme eylemi Allah tarafından yapılır. Buna hakkı olan ancak odur. Çünkü yaratan odur. Yaratan o olduğu gibi ikram eden ve sahip  olan da odur. Şu halde yaratan ve ikram eden olarak hükmetme yetkisi de ona aittir.

Oku yaratan Rabbinin adı ile. O insanı alakadan yarattı. Oku Rabbin kerem sahibidir. Ki bilmediğini kalemle öğretti.

Alak süresinde yaratılış ve ikramlardan bahsedilirken bu ikramın da deneme için verilip onları insanın karşılama biçimlerinden dolayı hükmedeceğinden de bahsedilmektir. Böylece insan ontolojik olarak o sorulardan niçin bu dünyaya geldim, sonra ne olacak sorusunun da cevabını tatmin edici olarak bulmaktadır.

İnsana yapılan bu ikramlar insanın ikramlar ile edindiği konumuna göre bir değerlemeyi gerekli kılar.

Onun bunlara muhatap olması onun başıboş bırakılmadığı anlamındadır. O bunlardan dolayı hükmolunacaktır. O öncelikle bunlara muhatap olmasından dolayı kendi hakkında bir hüküm veriyorken Rabb ta onun verdiği bu hüküm hakkında bir hüküm verecektir.

Hüküm sadece öldükten sonra tekrar dirilişin olacağı o gün verilecek değildir. Bu hüküm esasen ta baştan beri varken Rabb onu süreçler içinde birbirine bağımlı olarak ortaya koymuştur. Denenmenin olacağı herkes için verilmiş bir hüküm iken bunun nasıl olacağı da kişiye göre farklı olarak hükmedilmişitr. Zira kimi sağlık ile kimi mal ve evlatlarla, kimi başka bir şeyle denenecektir.

Gerçekten de bakıldığında Rabblerine saygı içinde olan ile ona saygı duymayanlar bir tutulamaz. Müslüman olanın hayatında saygı duyulacak bir Rabb var iken ve bu onun kimliğine yansırken, dünya ve ahiretteki hakkında verilecek hükümlerde de kendini gösterir.

Rabblerine saygı içinde olmayan günah ve suç işlerken bunun dünya ve ahiret hükmüde suç ve günahına göre olacaktır.

Ayette geçen kılmak eylemi yaratmak, icad etmek anlamlarına gelmektedir. Bu kavramın kullanılması müslüman olanların yeni bir yaratılışla yaratılacağı anlamına gelmektedir. Yaratıcı olan şimdi müslüman olanı mücrimlerden apayrı bir şekilde yaratacağını ifade etmiştir. Bu yaratma beden ve ruh olarak tekrar diriltme manası gibidir. Zira Rabb müslümanları yüce ve büyük bir ahlak ile, kendisine saygı duymaları  ile yeni bir yaratılış ile yaratmıştır. Onlar böylece dünyaya sanki yeniden gelmiş gibi olurlar. Onlar nefisleri ile selam ve barışıklık içinde olurlar, varlıkla hem hal olurlar. Onlar için rabb,  katından bir ruh vermiştir. Onlar bu ruh ile  günah ve suç işleyenler gibi kılınmamışlardır.

 

Sizin için  başka bir şey yok iken nasıl oluyorda keyfi hükmediyorsunuz.

 

İfadenin çoğul gelmesi hüküm verme yetkisini kendisinde gören bir suç ve günah şebekesi ile karşı karşıya olunduğunu gösterir. Bunlar suç ve günah üzere biraraya gelen bir topluluktur. Kendi yaptıklarına meşruiyet kılıfı uydurup topluluklar, ülkeler bazında biraraya gelip yasalar vaaz eden ve üstelik bu yasaların uygulanması hususunda yaptırımlarını da devreye sokmaktadırlar . Şu hali ile onlar hükmeden ama hükmedilemeyen konumunda kendilerini gören organize olmuş bir suç ve günahkarlar topluluğudur.

Ama onların böyle olması onların kendi başlarına bırakıldıkları anlamına gelmez.

Onlar suç işleyenler oldukları halde şimdi hüküm verme konumunda mıdırlar? Hem suç ve günah işleyecek hem de hüküm verecek böyle bir şey olabilir mi? Onların hükmetmeden önce kendilerinin hükmünü düşünmeleri gerekmez mi? suç ve günah işleri için hiçbir meşruiyet yok iken bir de kendilerini bırakıp başkaları hakkında hüküm mü veriyorlar.

Allah’a rağmen kendilerini hüküm verme konumunda görüyorlarsa şu halde onlar apaçık bir şekilde kendilerini Allah’a karşı ileri sürüyorlar demektir. Yani Allah gibi bizde hükmederiz demektedirler. Bunu sözlü ya da ameli olarak söyleyenler asla ve kat’a normal olamazlar. onlara bir haller olmuş demektir. Onlar ya cinlenmiş, ya delirmiş, ya da akli dengesini yitirmiştir. Nasıl olurda onlar hüküm verme konumunda kendilerini görürler.  

Şayet buna rağmen hüküm veriyorlarsa ya da kendilerini bu konumda görüyorlarsa verdikleri hüküm hikmetli bir hüküm olamaz. Çünkü onların verdikleri hüküm onların yetkisinde olan bir hüküm değildir. Diğer taraftan onların verdikleri hükümde  ancak suç ve günahlarını meşrulaştırıcı keyfi bir hükümdür.

Onların verdikleri hiçbir hükmün geçerliliği ve varlık aleminde yer bulması mümkün değildir.

Şu halde onlar nasıl da hadleri olmayan bir konumda kendilerini görüyor da azgınlaşıyorlar. Kendi başlarına buyruk hareket edip sorumluluk sahibi olmaktan kendilerini sıyırıp bir de hükmetme yetkisini kendilerinde görüyorlar.

Bu durum sadece suç ve günah işleyenler değil, tüm insanlar için söz konusudur. Zira her kim olursa olsun o dahi hükmolunacak durumdadır. Onun atalarının en soylu ya da en değerli olması, seyyid olması, müslüman bir topluluk içinde bulunması ya da müslüman olduğunu lafzen söylemesi onun için hükmün olmayacağı anlamına gelmez. Şu hali ile herkes hükmolunacak konumdadır. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Buna rağmen kendilerini hükümden beri görenler ya da bunu aşıp denenmeyeceklerini zanneden ya da denendikleri halde yaptıkları suç ve günahtan dolayı kendilerine iltimas geçileceğini zannedenler ancak aldananlardır. Bunlar ancak yaptıkları kötülük ve fuhuştan vazgeçmeye çalışmayanlardır.

 Bu ayet ile hükmün deneme ile verileceğinin kararı her iki tarafa söylenirken bunun başka bir yolunun olmayacağı söylenmektedir.

O halde ne yapıyorsunuz? Buna rağmen sizlerin yaptığı şey nedir ? Böyle bir deneme içinde olduğunuz halde hayatınızda verdiğiniz hükmün deneme içinde olmayanlar gibi olduğu anlaşılmaktadır. Evet bazınız deneme içinde olduğunuzu söyleyerek bir hüküm veriyorsunuz ama, yaptığınız işlerde verdiğiniz bu hükmün hilafına keyfi olarak hareket etmektesiniz. Sanki deneme içinde değilmiş gibisiniz?

Yoksa Sizin için kitap var da ondan ders mi alıyorsunuz?

Fakat denenmeye karşı verdikleri hüküm ile yaptıklarına karşılık, verdikleri bu hükmü o halde nereden buluyorlar. Böyle bir şey şu varlık alemi kitabında yoktur. Yüce Rabb bunu varlığının hiçbir yerine yazmamış iken onların bu şekilde hükmetmeleri haşa Allah’ın bilmeyip onların bildiği bir kitabtan mıdır?

Daha öncekiler ve onlardan sonra gelenler ile bu düşünce de olan insanların ortak bir tavır içinde hareket etmeleri sanki bir kitap varda ondan hepsi ders alıyorlarmış gibi anlaşılmaktadır. Rabbin bu ifadeyi kullanması düşünüldüğünde gerçekten korkunç ve gerçekten ürpertici…

Zira onlar evvelkilerin masalları ya da sınanmayı reddedici veya Allah’ı tesbih etmeme ile gelecek hakkında kesin konuşup, insanların haklarını zorbaca engelleme ve kendilerini hükmetme konumunda görme gibi söz ve eylemlerde bir benzerlikleri vardır. Bunları söyleyen ya da yapanlar tarihin kitabına haklarında hüküm verilmiş/verilecek olanlar olarak yazıldıkları halde bunların onların izinden giderek onlar gibi olmaları acaba bunlar ile onlar arasında ortak bir kitabın varolup bu kitaptan ders aldıklarından mı?

Diğer taraftan insan unutkan bir varlık iken ve varlıkta da böyle bir kitap yok iken onların onu unutmamacasına sürekli olarak tekrarlayıp ondan ders almaları da nedir. ?

 

Muhakkak sizin için onda eniyileri mi var?

Onların böyle bir kitap olmadığı halde ders alırmışcasına devam edip gitmeleri kendileri için onda seçip beğenecekleri bir hükmün olacağını zannetmeleridir. Onlara göre bu kitapta onların nefislerinin hoşuna gidecek olan azgınlıklar ve zulümler vardır. Kazanç elde etmek için işleyecekleri suç ve günahlardan zevk alma yolları mı var? Onlar için en iyisi buda bunu mu seçiyorlar. ?

Ya da kendilerine denemeden vareste kılacak veyahutta haklarındaki hükmü lehe çevirecek takdirler mi var.?

Diğer taraftan Allah’ın hükmüne rağmen başka bir kitap mı var? Bu kitabı onlar Allah’a karşı ileri sürüyorlar. Onlar bu kitapta olanın daha hayırlı olduğunu söyleyip o kitabtan ders alıyorlar.

Bu apaçık bir şekilde karşı koyuştur.  Bu kitap Allaha rağmen var ise şu halde onlar (haşa) bu kitapta olanların Allah’ın hükmünden daha hayırlı görüyorlar demektirler.

Bu aynı zamanda Allah’ın kitabına rağmen onda ancak işlerine geleni alıp, diğerlerini bırakanlara hitap etmekte değil midir? Kitabın bir kısmına iman edip, diğer kısmını inkar edenlerden bahsetmekte değil midir?

 

Yoksa üzerimizde istediğiniz hükmü verebileceğinize dair,  kıyâmete kadar sürecek andlarınız mı var ?

Oysa ortada bir kitap yok iken böyle davranmaları acaba bir söz almış olmalarından mıdır. Öyle ya ortada böyle bir kitap yok ise o zaman  Allah’tan aldıkları bir söz mü vardır. ?

Dilediğini yapabilme ya da dilediği gibi hükmetme ancak Allah’a aitt iken onların bu hakkı kendilerinde görmeleri için Allah’tan böyle bir yetki almaları gerekir ki bu da onların Allah’ın hükmüne ortak olmaları demektir. Oysa Allah hiçkimseyi hükmüne ortak etmez.

Buna rağmen onların ardından yerlerine kitaba varis olan bir takım kötü kimseler geldi ki, Şu değersiz dünyanın geçici menfaatlerini alıyorlar. Ve nasıl olsa affedieceğiz. diyorlar. Fakat kendilerine , ona benzer bir menfaat gelse onu da alırlar. Oysa Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitapta kendilerinden sağlam söz alınmamış mı idi? Araf 169

Şu hali ile onlar aslında ne dediklerinin ya da ne yaptıklarının farkında değiller. Bir kulun yapamayacağı işleri yapacaklarını zannediyor ya da kendilerini kul olarak görmüyorlar.

Ayağa kalkma gününe kadar denirken, içinde bulunulan zamana bir kez daha dikkat çekilmektedir. Dikkat çekilen husus insanın denenme dünyasında olduğunu bilmesidir.

Böylece içinde bulunduğu uyku halinden  ayağa kalkarak uyanmasıdır. Çünkü insan için denenmeme gibi bir durum dünya hayatında mümkün değildir.  Dünyanın insan ile ilişkisi budur. O, bu dünyaya ancak denenmek için gelmiştir.

Onlara sor hangisi bunun kefilliğini yapacak.

Bir kitap yok ve Allah’ta böyle bir eman vermediğine göre şimdi onların bu haline kefil olacak kimdir? Bunlar her kimse kendilerini toplumun önünde görüp onları yönlendirme işlerini adeta üzerine almış olanlar mı? İnsanlar hakkında karar verme yetkisini kendisinde görüp, onlara insanın hür ve dilediği gibi hareket etme(hükmetme) yetkisinin olup bundan dolayı kimseye hesap verme sorumluluğu olmadığı ama onun hükmetmesini yine belirli bir grubun tahdit edeceğini söyleyerek bunu sistemleştirip bunun adına da özgürlük ve hürriyet diyen o azgınlar mı kefil olacak. Onlar bu vebali yüklenecek olanlar mıdır? Oysa onların yüklendikleri ne kötüdür.

Ya da o hükmedeceğini söyleyenler diledikleri gibi hükmedeceklerini söyleyip bunun akabinde hükümlerinin sorumluluğunun kendilerine değil de başkalarına ait olduğunumu söylüyorlar. Diğer bir deyişle onlar kendilerine kefil olanlar ile diledikleri hükmü vereceklerini mi zannediyorlar. Üstad, şeyh, hoca ya da peygamberin kendilerine kefil olup kurtulacaklarını mı zannediyorlar. Bu hususta onların bir kefaleti mi var?

 

Yoksa onların ortakları mı var, eğer doğrulardan iseler ortaklarını getirsinler.

Ya da onların Allah gibi edindikleri ortakları mı var. Onlar bir takım kişi ve nesnelere bu nitelikleri verdiler de bu nitelikleri verenler onlar için haşa Allaha karşı onları savunacak.

Bu durum kefillikten ayrıdır. Zira kefillikte bir savunma ya da Allah’ın rızasını kazanmak için aracılar edinme varken, şimdi uluhiyyet niteliğine haiz gibi gördükleri bir takım ortaklar edinmişlerdir. Şu halde onlar edindikleri bu ortaklar ile diledikleri gibi hükmedeceklerini söylemekte ve bunlarla haşa Allah’a karşı apaçık meydan okumaktadırlar. Onlar Allah’ı kendileri hakkında hükmedecek değil, hevalarının, atalarının beylerinin, ulu önder , şaman firavn gibi nitelediklerinin kendileri hakkında hükmedeceğini söylemektedirler.

Rabb onlara meydan okuyarak o halde doğru iseniz getirin. Onların doğru olmadığı sarihtir. Şu halde onlar böylece ağır bir teklifin içine kendilerini sürüklerken,  yalancı olduklarını da kendileri tasdik etmiş olmaktadırlar.

O gün işin dehşetinden baldırlar açılır; ve secdeye davet edilecekleri gün secde edemezler.  

Bu gün ölümden sonraki diriliş günü değildir. Bu gün dünya gülerinden bir gündür. Bu gün ciddiye alınması gereken bir gündür. Zira bu gün ağır bir gündür.

o ağır günde herkes kendine şahit olacaktır. O gün o kimse hiçbir şeyi örtemez.

Fakat bu gün artık geçmiştir. Zira onların yüklendiği o ağır yük onları öyle yorgun düşürmüştür ki boyun eğemeye çağrılıp ta bunu onayladıkları halde artık bunu yapamayacakları o gündür. Şu halde onlar böyle bir iradeyi sergileyecek durumda değillerdir.

Bu durum kimi zaman insanların hayatlarında da müşahade edilir. İnsanlar denenmiş olduklarını örtmeye çalıştıkları halde kendilerini hükmeden konumunda görürler. Ama yaptıkları bir işe müteakip ya da o zaman kadar yaptıkları işlerin birikimi olarak öyle bir gün gelir ki kendileri için bu yaptıkları adeta bir kalp yarası olur. Bundan dönmek isterler ama dönemezler.

Onların yalnızca hevalarının isteklerini yaparak baştan ona iradelerini vererek artık iradelerini kullanmamış ve iradeye de yabancılaşmışlardır. Onu kullanmaya kullanmaya onu kendileri için kullanılamaz hale getirmişlerdir.

Şimdi onlar apaçık bir pişmanlık içindedirler. Gizleyecekleri bir şeyleri olmadığı gibi gizlediklerinden dolayı da üzerlerinde büyük ve ağır bir yük vardır. Bu yük akledenlerden olmamaları hesabı ile üzerlerine bırakılan o pisliktir. Ama yapacak hiçbir şeyleri yoktur.

Gözleri korkmuş, onları aşağılanma bürümüştür. Oysa onlar salim iken secdeye davet edilmişlerdi.

Daha dün diledikleri gibi hükmedip,  kimsenin kendilerini denemeyeceğini veya denenseler bile kurtulacaklarına ifade eden sözler ya da ameller sarfederken şimdi gözlerinde bir korku ve onları sarmış bir aşağılanma duygusu vardır.

İnsanın denenmesi aşağılanmış olmasından değildir. . Bu ona değer verilmediği irade ve aklının silikleştiği anlamına da gelmez. Yaratan gözleri, aklı ve iradeyi bu denenmeden onun başarı ile çıkması için vermiştir. Oysa o bunları vermeden de onu denemeye tabi tutar ve bundan dolayı kimse de ona bir delil ileri süremezdi.

Şu halde bu nitelikler verildiği halde insanların denenmediklerini söyleyip kendilerini güvende görmeleri anlaşılır gibi değildir. Oysa dolaşıcı taife dolaşmaktadır.

Bu insanlar bırakalım kendilerini güvende görmeyi,  bir de kibirlenmektedirler. Zira kitapları yok iken,  Allahtan bir söz almamışken,  kefilleri yok iken ve ortakları da yok iken ortada onların hükmünü salim kılacak hiçbir neden yokken.

Bu durumda onların cehaletinden ya da yanlış algılamalarından bahsedilir. Fakat onlar burada bırakılmış değildirler.

Onlara davet gelmiştir. Kitap gelmiştir,  Allah müslümanlara mücrimler gibi hükmetmeyeceğine dair bir ahitte vermiştir.  Allah onlara kefil olmuştur. Bunlar davet unsurları olarak geldiği halde onların hala  secde etmemeleri cehaletten ya da yanlış algılamalarından olamaz. . Bu durum onların kibirlenmelerinden başka bir nedene dayanmaz. .

Fakat kibirlenme salim bir hal değildir. Bu ancak ağır bir hastalığa yakalanmış  olanların yapacağı işlerdendir ve hasta olanlar ise secde edemezler.

Şimdi onlar hastalık halinden gözleri korkmuş ve kendilerini aşağılık bürümüş olarak ifade edilmektedir.

Kitaplarının, kefillerinin olmadığı , Allahtan bir söz almayıp, Ortakları olmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Çoklukla kurtulup, bunun kendilerine meşruiyet kazandıracağını zanneden o insanların tümü birarada gözlerini korku ile dolu olduğu halde  aşağılanmışlık onları bürümüştür.

O halde  bu denenme içinde olan ve kendilerine bu denenme için gerekli olan donanım sağlanan insan bunlarla nasıl bir konumda olduğunu idrak etmeye çalışmalıdır.

O bu çalışma ve davet ile Rabbin gelecek olan o hükmünden dolayı gözü korkar ve kibirlenenlerden değil, Rabbin karşısında secde ile kendisini aşağı görenler olur. İşte onun için salim olmak budur. Salim olmak secdeye davet edildiği halde icabet edenlerden olmak ile mümkündür.

 O halde o gün gelmezden evvel denendiklerini kabullenerek secde etmeleri gerekmez mi?

Onlar şu halde yapabilecek halde  iken secde etmeye davet ediliyorlar.

Onlara bir kez daha Rabbin karşındaki durumları hatırlatılıyor. Bu durumları onların sınandıkları ve yine onun karşısında kendilerini aşağı görüp onu yüceltmeleri gerekir.

Bu olması gerekendir. Onlara verilen bu fırsat onların konumlarını hatırlatmak için verilmiştir. Şayet secde etmezlerse  bu fırsat dünün fırsatı olarak artık erişilemez bir hal alacaktır.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA