21 Temmuz 2018 Cumartesi

Alak Süresi 9-14. Ayetler Tefsiri

22-07-2017 05:54 Güncelleme : 22-07-2017 05:54

Alak Süresi 9-14. Ayetler Tefsiri

Buna göre yönelen kula gerici, örümcek kafalı, yobaz diyenler esasen kendilerinin içinde bulundukları durumu dillendirmektedir. Yani gerici, yobaz, örümcek kafalı olanlar önyargılı olanlar onlardır. Zira akletmek , bağ kurmak iken o kul, Rabbin nimetleri ile kendisi arasında bağ kurmuştır, onun nimetleri ile ,onun öğrettikleri ile Rabble arasında bağ kurmuş iken ,bu bağları koparan o kimse akletmeyen bu nedenle de , kafaları örümcek ağı bağlamış olan, insandan daha geri olan gerici, yobaz ,kalpleri kirlenmiş olanlar değiller midir?

 

Gördün mü ki yasaklar. Kendini salan bir kulu, gördün mü ki doğru yol üzerinde ise ve takvayı emrediyorsa. Gördün mü yalanlayıp, yüz çevirdi.  Bilmiyor mu Muhakkak ki Allah görüyor.

Rabb değer verdiği, ikramatta bulunduğu insanın okuyuşunun nasıl olması gerektiğini söylerken diğer taraftan azgınlık üzere okuyan insanın durumunu da izhar etmiştir.

Artık bu tanımlamalardan iki farklı insan ortaya çıkmaktadır.Şu halde insanın ayırımı bu noktada yapılmaktadır.

Bu ayırım insanlar arasında belirlenen unsurun ne olduğunu da ortaya koyarken neye göre bu ayırımın olması gerektiği de izhar edilmiş olmaktadır.

O Rabbin gözbebeği olarak en yüksek payede iken şimdi kendi cinsi ile kavga etmektedir.

Kavganın nedeni ise kendisine ikramda bulunan, gözbebeği kılan Rabbine iyi bir kul olmaya çalışan kuldur.

Oysa insan ünsiyet kuran olarak onunla cana yakın(gözbebeği) bir alaka kurması gerekirken alakaları koparıp azgınlığı çevresine de saldırganlık olarak yansıtmaya çalışmaktadır.

Bu, o insanların algılayışlarından kaynaklanmaktadır. Zira her ikisinin de yaratıcısı aynı iken ihtiyaçları olan ikramlarda bulunulmuş iken bu insanlardaki farklılık, algılamadan dolayıdır.

 

Şu hali ile burada sözkonusu olan Rabbten gelen vahyin ya da ayetlerin yanlış,eksik yada yetersiz olmasından veya ikramda bir eksiklik veya adaletsizlik olmasından değil ,insanın onları algılamasıdır.

Bu algılamaya göre Rabb ayırımı onun soyu, kabilesi, ırkı, zenginliği ya da fakirliği ile değil. Kendisine bundan hareketle de onun ikramlarına olan tutumuna göre olduğunu izhar etmektedir.

 

Şu halde insanlar iki türlüdür.

 

Kendisine ikramatlar verildiği halde azan o kişi… Bu kişi azgınlığına uygun bir çevre kurmaya başlar.Zira O, o çevrede nefes alıp vereceğini ya da yaşayacağına inanır.Bunun içindir ki o azgınlığını zayıflatmayacak ya da güçlendirecek olan bir yer, gök ve insanlarla beraber olmayı istediği gibi dünyasının alanını da sürekli genişletmeye ve kendisi gibi azan  insanların olması için elinde bulunan tüm ikramları kullanmaya başlar.,

Bu durumda onun önünde potansiyel bir engel olarak duranları yıkmak ,yakmak yada ezip geçmek ister. Onun bunlara tahammülü yoktur. Zira onların varlığı kendisi için bir tehdit iken onun dünyasının başına yıkılması anlamına gelir ki bu, onun sonudur.

O halde yapılması gereken kendisi için tehdit gördüğü ya da dünyasını genişletmesi önündeki engelleri yasaklamaktır.

Buna göre o yasakçılığına başlar. Fakat Onun bu  yasakçılığı hiçbir bilgiye dayanmaz. Kendince bu yasaklamaları meşru göstermek için bir takım bilgiler ihdas etmeye çalışsa da bu bilgiler esasen bir uydurma ve yalandan başka bir şey değildir. Zira azgınlaşanın koyduğu yasakların temelinde Rabbin adı ile okumanın yasaklanması vardır.

Diğer taraftan birisi daha vardır ki o Rabbin adı ile okuyan ikramları onun verdiği bilinci ile hareket eden , dönüşünde ona olacağını bilen ,azgın değil de bir kul olduğunu bilen birisi olarak tüm bu bilmeyi Ona doğru salınmakla diri tutmaya çalışandır.

Şu halde burada söz konusu edilen diğer insanın niteliği kul olan ve Rabbe doğru istikamette salınan biridir.

Neden bir kul ki salınır.

Abd:kul, boyun eğme anlamlarındadır.

sala dik tutan,yaslanılan,sallanan anlamlarındandır.

Bu insan bir kuldur.Onun kul olması anlamlıdır.onun kul olması tümü ile kendisini azgınlık zindanların Rabbe doğru salınmış bir kuldur.

O insan kendisinin zayıf ve muhtaç olduğunu idrak etmektedir. Bu zayıflık ve muhtaciyetini giderenin karşılık beklemeksizin kendisine ikramlarda bulunduğunu da bilmekte iken kendisi hiçbir şey bilmez halde iken ona kalemle öğrettiğinin de bilmiştir. Şu hali ile o Rabbini, yaratılmış olanları da Rabbin adı ile ve kendisini de rabbin adı ile okumuştur.

Bu noktada kendisini meşgul eden sorulara da cevap bulmuştur. Bu sorular insanın varoluşa ait zihnini meşgul eden sorulardır. İyi niyetli ya da kötü niyetli olarak insanların cevap aramak üzere enerjilerini, kaynaklarını harcadıkları sorulardır. Zaten Nebi de Hirada (arayış mağarasında) bu soruların cevab tüneline doğru derin tefekkürlere dalmış değilmiy di?

 

Bu sorular,öncelikle kendi varlığının ve değerinin  idrakine varanın soracağı sorulardır.

Onun soracağı sorular ise ben nasıl varoldum? Nereden geldim? Geldiğim bu yer  nasıl varoldu? Neden buradayım? Burası ile benim bir alakam var mı? Var ise bununla benim alakamı sağlayan kim ya da nasıl sağlayabilirim ? İçinde bulunduğum şu varlık ile nasıl alakam olmalı?

Beni ve varlığı bir yaratan var ise ona karşı benim konumum nedir?

Diğer insanlarla olan alakam nasıldır? Benim Rabbe , varlığa, kendime ve diğer insanlara göre konumum nedir? Sorumluluğum var mı ? Var ise nedir?

Yoksa tümü ile dilediğimi mi yapabilirim. Kalemle belirlenmiş sınırlar veya yasalar mı var ki ben bunları aşamıyorum? Dilediğimi yapma hakkım var mı?

Ben ve insanlar veya varlık nereye doğru gidiyoruz?

İşte bu kul bu sorulara tek tek ve net olarak tam bir kalp huzuru ile cevap almıştır. O Kendisinin yaratılmış olduğunu, kendisini yaratan bir Rabbin olduğunu ,Varlığı da onun yaratmış olması itibari onun adı ile okuması gerektiğini, kendisinin ise ikramata nail bir insan olup kendisiyle beraber tüm insanların ve varlığın yaratıcıya doğru döneceğini bilmiştir.

Tüm bu durumda o kendisini sorumlu bir varlık olarak görüp, kul olduğunu idrak etmiştir. Artık o bir kul olarak azgınlıklara yönelmeyip azgınlardan uzaklaşması gerektiğini, onlara primde vermemesi gerektiğini idrak etmiştir.

Kendisine verilen ikramatlar ya da öğretilenlerin azgınlık vesilesi olmadığını onları kulluğunun daha da çok idrakine varması için verildiğini amelleri ile de göstermiştir..

Yine aynı şekilde Son resul olarak önemli bir konumda bulunan Muhammed (a.s) için önce Abduhu sonra Resuluhu denerek onun konumunun bir kul olduğu öncelikle ve önemle de belirtilmiştir. Buna göre hangi insan olur ise olsun o insanın konumu kuldur. O insan ne kadar çabalarsa çabalasın ne kadar seçkin olursa olsun o kul olmaktan öteye gidemez. O ancak seçkin ve seçilmiş bir kul olabilir. Musa(a.s)  veya isa (a.s) eliyle Rabbin mucizelerini göstermesi onların rububiyyetten herhangi bir pay aldıkları anlamına gelmez. Onların eliyle bu mucizelerin gerçekleşmesi onların seçkin kul olduklarını ama kul olma dairesinden dışarıya çıkmadıklarını gösterir. Hal bu iken bir takım insanları gerek sözle gerekse de amel ile kul payesinden uluhiyyet payesine çıkarmak ya da onlara bundan bir pay vermek onların olması gereken konumlarını kulluktan daha yüksek olduğu anlamına gelmez.

.

O halde Rabbin karşısında en değerli ya da göz bebeği konumunda olan insan için “en yüksek paye kul olmak”tır. Esasen bu onun için mahlukat içindeki en büyük payedir. Çünkü o böylece varlık amacını gerçekleştirmiş olur.

Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Zariyat 59

Sözkonusu edilen bu insan Rabb karşısındaki konumunu kul olarak belirlemiştir. Yani O, Rabb nezdinde kul olma kimliğini elde etmiştir. Bunun anlamı onun Rabbin ikram ve öğretisi ile onu algılayan, dönüşünün ona olacağı  idrakini beden ve ruhuna giydirerek kul olma adını almış olmasıdır.

Şu halde kulun her şeyi yaratan Rabbin adı ile okuyup onu ikram eden kabul edip onun kalemle öğrettiğini bilen olarak ta her zaman yüzünü ona doğru döndüren olacaktır.

Kul bu konumunu korumalıdır. Bunun içinde kul olduğunu unutmaması gerekir. Zira onu bu konumundan uzaklaştırmaya çalışan nefsinden ve kendi dışından bir takım tuzak ve saldırılara maruz kalacaktır.Bu halde ona kendi konumunu hatırlatacak değil, unuturmayacak olan bir amel içinde olmalıdır.

İşte bu amel Ona doğru daima bir yöneliş içinde olmaktır.

Bu yöneliş kulluğa tuzak ve saldırılara karşı kılanı, kötülük ve fahşadan koruyan olarak bir güvenlik sağlar. Bu amel ile her zaman ona kul olduğu bilinci altına girerken, onun emirlerini ayakta bekleyen olarak onun emirleri önünde  eğilir ve onun izzeti karşısında secde ile kendi konumunu hatırlar.

Ona yönelişin bu önemli işlevi ile kulluk daha da tahkim olurken Tevhid peygamberi ibrahim(a.s) dan bu yana onun kullukla beraber anılması, kulluğun yanındaki muhafız olmasındandır.

Bu hali ile O’na yöneliş insana kul olduğunu unutturmuyorsa ya da hatırlatmıyorsa bu durumda o yöneliş, yönelme olarak ortaya çıkmaz.

Bu hali ile böylece yönelen kul bir mesajda vermektedir ki bu durumda o davete de doğal olarak başlamış olmaktadır.

Yani ikram ve bilgiyi “Rabbe karşı değil, ona boyun eğmenin aracı olarak kullanın.” demektedir.

Bu halde mesaj doğrudan azanadır da.

O azan ise  bu durumu kabullenmez. Böyle bir mesajı silmeye çalışır.

O, insanın konumunu Rabbe karşı kul olarak görmez. O Rabbe karşı azgınlığı savunur. Bunu belki doğrudan yapmaz .O her türlü kulluğun insanın özgür iradesine vurulmuş bir zincir olarak görür. Fakat bu tezini Allah’a karşı kullandığında kendisi, nefsinin kulu değil kölesi olurda bundan gaflette olur.

Bu ise nefsi Rabbten daha üstün kabul etmektir. Bu kabulde bulunan ise hiçbir bilgiye dayanmayan azgının tekidir.

Kul olan insan onun azgınlığına karşı bir hatırlatma olmaktadır. Bu hatırlatma Rabbe yöneliş ile belirgin bir işaret oluyorken o bu duruma tahammül edemez. Kendisine zarar vermediği halde suçluluk psikolojisi  içinde yönelene tahammül edemez.Zira insanların o kul gibi yönelmesi demek onun azgınlığının dışlanması anlamına da gelir.

Bunun içindir ki o yöneleni yasaklar.

Dikkat edilirse burada yasaklanan yönelme değil söz konusu edilen manada yönelen kişidir. Yoksa sadece şekilsel olarak varolan bir yöneliş onun için tehlikeli olmaz. Bu şekilde bir yöneliş ne onun azgınlık dünyasını daraltır ne de onun azgınlık dünyasını genişletmesine mani olur.Zira o kendi istediği şekilde yönelme için camiler ve mescitleri kendi elleri ile de inşaa edebilmektedir.

Bu halde biz yönelişin  bireyin kendi azgınlaşmasına ve azgınlara karşı kul olduğu hakikatini daima canlı tutan veya bunu anlatan bir amel olarak kabul etmeliyiz.

Buna rağmen şekilsel olarakta ifa olunsa ona rağmen karşı duran azgınlarda yok değildir. Bunlar ise azgınlığın daha üst (en dip) seviyelerinde dolaşan aşağılıklardır.

Kavgayı başlatan azan olmuştur. Çünkü o olmaması gereken bir hali, azgınlık halini, dayatmaktadır.

Şimdi kulun ki yönelmekte olanın  niteliklerinden bahsedilmektedir.

Bu bahis mevzuu edilen konunun uslubu da dikkat çekicidir ki burada azanı dışlama mahiyetinde değil de onun kazanımı için açık bir kapı bırakılmaktadır. Zira o şu hali ile yasakçılığı itibari ile yönelen kulun durumunu düşünmemiştir. Ona yalnızca önyargı ile yaklaşmaktadır. Buna göre o, düşüncesiz kimsedir veya o, onu görmek istediği gibi görmek istemektedir.

Zira o yönelen kul, doğru yolda olan ve takvayı emreden olabilir. Ama o azgın böyle birşeyi düşünmekte değildir. O, kendisinin doğru yolda çağdaş bir seviyede olduğunu, kendisini  yeterli gördüğünden kabul etmez. Onun için artık kalıplar oluşmuştur. Bu kalıpları kırması ise zordur.

Buna göre yönelen kula gerici, örümcek kafalı, yobaz diyenler esasen kendilerinin içinde bulundukları durumu dillendirmektedir. Yani gerici, yobaz, örümcek kafalı olanlar önyargılı olanlar onlardır. Zira akletmek , bağ kurmak iken o kul, Rabbin nimetleri ile kendisi arasında bağ kurmuştır, onun nimetleri ile ,onun öğrettikleri ile Rabble arasında bağ kurmuş iken ,bu bağları koparan o kimse akletmeyen bu nedenle de , kafaları örümcek ağı bağlamış olan, insandan daha geri olan gerici, yobaz  ,kalpleri kirlenmiş olanlar değiller midir?

 

 

O kul ki yönelmiştir, doğru yol üzerinde olup takvayı emrediyorsa.

Bu kul yasakçı değil, ,muhalefet edici yol kesici, ortalığa korku salıcı değil. Sadece yol gösterici olarak vardır.

O hidayette olandır. Onun hidayette olması onun kendi konumunu bilmesi ve konumun korumak için yönelmesinden anlaşılmaktadır.

hüda işaret etmek, yol göstermek, hediye anlamlarına gelir.

O insan bir kul olduğu gibi yönelmede devamlı olan bir kul olarak kendi hayat yolunu Rabbin karşısındaki konumuna göre belirlemiştir. Bu hali ile o yolunu doğru yol olarak belirlemiş iken, muhtaç olmayan Rabbine  bir hediye de vermiştir. O, Rabbin kendisine verdiği ikram ve bilgilere rağmen ona kendinden bir hediye olarak kulluğunu sunmuştur. Şu hali ile o kulluğu, hayatının yolu olarak belirleyerek tüm hayatını kul hediyesi olarak ona vakfetmiştir.

Esasen bu, Rabbin yaratması ve ikram ile öğrettiklerinin karşılığı olarak insanın verebileceği tek hediyedir.

Takva "bir şeyi muhafa­za etmek, eziyetten korumak, himaye etmek, onu zarar verecek şeyden sakınmak ve çekinmek", "bir şeyi başka bir şeyle, bir tehlikeye karşı korumaya almak.” anlamlarına gelir.

Yönelen kul doğru yol üzerinde iken, Rabbe karşı azgınlık etmekten çekindiği gibi o azgın insana da çekinmeyi emretmektedir.

Bu halde o kul, karşısındaki o kimseye hem daim yönelişi emrederek kul olduğunu hatırlatırken hemde takvayı emrederek kul olduğunu hatırlatmaktadır.Şu halde takvanın emredilmesi azgınlıktan o azgın insanın menedilmesidir. Ona Rabbin kendisini yarattığını ,kendisine ikramlarda bulunup değer verdiğini ,ona bilmediklerini kalemle öğretip bir şey bilmez iken bilir kıldığını ve dönüşün ona olacağını emredilmesidir.

Takvanın emredilmesi onun tüm yönleri ile o kişiye emredilmesi anlamına gelir.

Azgın kişi kendisini sorumsuz hisseden insandır. Takva ise insana, sorumlu olduğunu hatırlatır. Buna göre yönelen insan azgına sorumlu olduğunu hatırlatır. Bunu kendisinin bir sorumluluğu olarak gördüğü gibi o azgın kişiye de Sorumluluğunu hatırlatır. Bunun kalemi boyutlarını, Rabbi, varlık-insan kelimelerini, Rabbin yaratılış, ikram ve dönüş  kelimeleri  ile   de anlatır.

Bu hali ile takvayı emreden insan bir duygu olarak kalpte bir denetim mekanizmasını kurmaya çalışır. Zira takva insanda bir sorumluluk bilinci ile bir çekince oluşturunca o birey bu çekince içinde her nerede olursa olsun Rabb ile olduğunun bilincinde olarak Rabbin yüzüne bakamayacağı işleri yapmaktan kaçınır. Bu halde o utanılacak olan tüm amellere sırtını çevirir.

Fakat sözkonusu edilen kimse tüm bunlara rağmen azgınlık üzere direndi Yalanladı ve yüz çevirdi.

Bu hal Yönelen, takvayı emreden kulun muhakkak ki karşılacağı bir engellemedir. Şu hali ile terbiye edici ona bu yol üzerinde muhtemel engelleme yasaklamaları  ona bildirirken diğer taraftan ona emrine rağmen isyan edecek azgınları da bildirmektedir. Ona yolunu göstermektedir.

O azgın insan yalanlayıp yüz çevirir.

Kendisine sakınma emredildiği halde, o kimsenin sakınmaya karşı tavrı insanca ünsiyetlice değildi. O döneceğini kabul etmedi. Kendisine ikramat yapıldığı halde bunlarla Rabbe karşı azdı.

Yaptığı iş,yalanlamak ve yüz çevirmek oldu.

Fakat onun yalanladığı yalanlaması gereken değildi. Yalanladığı yanlışları ihtiva etmekte de değildi. Onun yalanladığı doğru olanlardı ya da doğrulanması gerekendi. Ama o onun doğru olduğunu bildiği halde yalanladı.

O yalnızca yalanlamakla kalmadı yüzünü Rabbe doğru çevirmesi gerekirken ondan öteye çevirdi. Şu halde o sırtını dönmesi gerekene yüzünü dönerken yüzünü dönmesi gerekene de sırtını çevirdi. Ne kadar da acı bir durum….!

İki insana Yüce Allah muhatabı gözlemci olarak kılmaktadır.Yani bu iki insanı insanı gözleri önüne seriyor ki o bunlara şahit olsun. Böylece o hangisinden olması gerektiğini bilsin.

Şimdi daha genel bir ifade geliyor ki hem o iki insana hem de onların durumunu müşahade eden insanı muhatap almaktadır.

Bilmez mi. Muhakkak Allah görür.

Bu  insan Allahı  tümü ile yok saymış biri değildir. Onun varlığına inanmış ama bu inanç ona kendi konumunu ve sorumluluğunu hatırlatmamıştır.

Bu insan esasen yasaklamalarının tümü ile o kula yönelik olduğunu zannetse de aslında yaptığı bu azgınlığın  Allaha karşı olduğunu bilmektedir. Zira o kimsenin yönelişi onun Rabbani eğitim aldığını gösterirken diğer taraftan onun Rabbin adı ile okuduğunu da bilmektedir. Yani Rabbim(eğitmenim) Allah dediğinden dolayı onun yönelişini yasaklamaktadır.

Şu hali ile o bunları yaparak başıboş bırakılıp dilediğini yapacağını mı zanneder.

Esasen Rabb olarak Allahı kendince pasif görse de diğer taraftan bir ilah olarak ayrıcalıklı ve istisnai bir varlık olarak görmektedir. Buna göre o apaçık bir şekilde bildiği Allaha karşı meydan okumaktadır. Bu düşünüldüğünde ne kadar büyük bir azgınlıktır. Bir yandan onu tanırken diğer yandan ona karşı meydan okumaya girişmek çelişkinin, körlüğün, örümcek kafalılığın, mecnunluğun, bariz bir göstergesi değil midir?

Bu onun nezdinde onun gibi bilgiye sahip olup son noktada onun gibi amel eden herkese yönelik bir uyarıdır.

Allah’ın gördüğünü bilmek insanın yalnız olmadığını bilmesi açısından da önemlidir. Zira Allah yaratıp bir kenara çekilmiş değildir. O, kullarını gözetlemektedir. Buna göre insan kendi üzerinde Rabbin gözetimini bilerek, kendisine bu gözetime göre çeki düzen vermelidir. Sözleri ve amelleri gözetilen birisi gibi olduğunu bilmelidir. Bu hali ile o sözlerini ve amellerini dikkatli ve bilinçli bir şekilde ifa etmelidir.

Diğer taraftan yönelen kul içinde bu bir uyarı ve kalp huzurudur. O da bu hali ile kendisinin doğru yolda olduğunu bilerek azgının yasaklamasına rağmen azgın değil yine yönelen bir kul olarak kalması gerektiğine olan inancı artar. Zira O kendisinin ve kendisine karşı olan azgının nihayetinde Rabbe dönecek olup onun tarafından gözetlendiğini bilmektedir. Bu hali ile azgının çıkardığı kavga, yaktığı fitne ateşi Allah’ın gözetimi altındadır. o ateş Allah’ın izni ile ya ibrahimi yakmadığı gibi yakmayacak ya da ateşe atılan(Buruc süresi) o kimseleri yaktığı gibi yakacaktır ama bu yanma arınma ve şehadet(yeniden diriliş) olmaktadır. Ölüm değil.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA