21 Ocak 2018 Pazar

Alak Süresi 6-8. Ayet Tefsiri

18-07-2017 19:37 Güncelleme : 18-07-2017 19:37

Alak Süresi 6-8. Ayet Tefsiri

Bir takım insanlar vardır ki bu onlar ateş bize ancak sayılı birkaç gün dokunacaktır diyerek dönüşün Rabbe olduğunu bildikleri halde kendilerine bir ayrıcalık sağlanacağını zannederler. Onlar yahudi, hristiyan ya da müslüman olduklarını söyledikleri gibi, hocasının, üstadının, şeyhinin kendisi için şefaatçi olduğunu söyleyerek onlardan dolayı kendilerinin affedileceğini ateşe sokulsalarda dahi belli bir süre sonra ondan çıkacaklarını söyleyerek yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söylemektedirler.

 

Hayır. Muhakkak ki  insan Azar.

Yani insan tüm bunları ya reddeder.Ya da reddetmez ama, bildiği bu hakikatlerin gereğini ifa etmez.

Rabbin herşeyi yarattığını bilir, kendisini alakadan yarattığını bilir, kendisine büyük ikramlarda bulunduğunu da bilir. Kendisine bir şey bilmediği halde kalemle öğrettiğini de bilir. Ama buna rağmen ya tüm bu bilgileri siler ya da sanki bunlar silinmiş gibi hareket eder.

Zira red, ya ses tellerinin titreşimi ile ağızdan çıkar ya da amel dili ile olur.

 Yaratanını, kendisine değer verenini, kendisine öğreteni tek kalemde çizmek kalem sahibinin tüm alakalarını kesmesi , kendisine değer verilmesini istememesi demektir.Yani o Rabbi ile, nefsi ile ve varlık ile olan ilgisini kopardığı anda kopardığı bu şey aslında  kendi şah damarından başka bir şey olmakta değildir.

“Hayır” ibaresi şu hali ile sadece lisanda kalan bir hayır değil insanın tümü ile hayatını etkileyen bir “hayır” olmaktadır.

Bu durumun diğer korkunç bir boyutu Rabbe karşı yapılmış olmasıdır.yani muhatap Rabbtir. Kendisini yaratan, ikram eden, kalemle öğreten Rabbe....

Bu o insan için büyük bir  nankörlüktür. Sana birisi ufak bir ikramatta bulunduğunda ona teşekkür eder bunun karşılığını ödemek üzere borçlandığın hissine kapılırken Rabbin sayılamayacak kadar çok ve büyük ikramına karşı bu nankörlük niye. Haşa Rabb onlardan daha mı değersiz. Ya da onun insana bunları  vermesi insanın nankörlük etmesi için mi ?. İnsanın bunları  reddi için onun katından bir delili mi var idi.Ya da yanlarında bir bilgi….

Esasen “hayır” onların bu reddiyelerine, nankörlüklerine , cehaletlerine,değersiz olmalarına ,aşağılık olmalarına  karşı denmeli.Evet Rabbin ikramlarına nankörlüğe,onun öğrettikleriyle azgınlığa “hayır” denmelidir.

Muhakkak ki insan azar.

İnsan,  alışkın ve ehil, göz bebeği, bağ irtibat anlamlarına gelir.

Tağa, haddi aşmak, kahin sihirbaz, dağın sarp yeri, kalem ve bilgiden nasip almamış olmamak anlamlarına gelir.

İnsan nedir. İnsan nüvesi itibari ile alıştırılmış, ehlileştirilmiş olan böylece ünsiyet, bağ kuran anlamına gelirken göz bebeği de yine insan kelimesi ile kullanılır.

Bunlara baktığımızda Rabbin ona gözbebeği gibi değer verdiğini, kendisine  alıştırdığını görmekteyiz. Zira o denizlerdeki gibi sıkıntı anında hemen ona yalvarır,hasta olduğunda şifa için ondan dilenir. Esasen bunlar hep onun Rabbe olan  alışkanlığından bağlılığından neşet eder. O ihtiyacını giderecek olan olarak onu görür ve bilir. Her ne kadar o bunu sözlü kabul veya  reddetse de o zorluk ve sıkıntı anında ona seslenir.

Rabbte onu gözbebeği kılmıştır ki en sevdiğine en büyük ikramlarını vermiştir.

Fakat insan diğer yönü ile isyan ile bilinir. İşte o bu yönünü yontup sivriltmiş ve kendi hayatını buna göre yazmaya başlamıştır. Ama burada söz konusu olan tüm insanlar değil bu formda olan insanlar iken insan için bu durumun onun yanı başında olduğudur.

İnsan azar.

İnsan ehil iken bağ kurması gerekirken, hududunu tayin etmesi gerekirken birden azgın olarak karşımıza çıkıyor.

Azgınlığın olduğu yerde bilgi ya da öğrenme yoktur. Çünkü azgınlığın hiçbir delili  olamaz. Onu hiçbir şey meşru gösteremez. Zaten o gayri meşru ve cehalet üzere ortaya çıkan bir eylemdir..

Bu hali ile o insan olmaya aykırı bir eylem içinde bulunmuş demektir. Çünkü o, okumamış  ve cahil kalmıştır. Nefsi ile varlık ile ve Rabbi ile olan tüm bağları hiçbir delile dayanmadan koparmıştır. Bu hali ile o insan olamaz. Her ne kadar beşeri ilimlerde derinleşmiş gibi gözükse de o ancak batıla dalanlarla birlikte olanlardan olmuştur.

Kız çocuklarını diri diri gömen, Çocukları yetim, kadınları dul, insanları aç, susuz bırakan insanın insan olmasından bahsedilebilir mi? Rabbine karşı isyan edip “Ben sizin en büyük Rabbinizim, Şu yurt benim değil mi? Sizin en büyüğünüz benim.” diyen, İkram edeni yokmuş gibi kabul edip tesadüfleri yaratıcı olarak gören insan olabilir mi?

O olsa olsa yeryüzünün en aşağılık bir varlığı olur. Öyle ki  hayvanlardan dahi daha aşağı. Hal böyle iken insanın azmasının sonucu, ancak kendisine döner.

Evet yaratan, öğreten Rabb ona bilmediğini öğretmiştir. O bu bilgiler ile bir çok eylem içine girmiş ve kendisini bu bilgilerle donatarak, tabiatta bir çok imkanı kullanmayı öğrenmiştir. Öyle ki çeşitli kurnazlıkları da bu bilgi ile yoğurarak kendisini mülk ve makam sahibi olarak görmüştür. Bunun akabinde kendisini kimsenin deviremeyeceğini  zannederken şu büyük dağları dahi kendisinin yarattığını zannederek, başının arşa değdiğini zannetmektedir.

Kendisini  zengin müstağni görür.

Azmasının nedeni budur. O değersiz iken Rabb  ona ruhundan üfledi, Ona ikramda bulundu, ilim verdi. Buna rağmen o bunları kendinde gördü ve azdı. O öyle bir konumda kendisini gördü ki bunların kendisine verilmesi ile artık hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını ve kendine yeter hale geldiğine inandı. Çünkü o bu halde rabb olarak onları vereni değil verilenleri kabul etti. Şu halde anlayışı öyle bir değişti ki onun Rabbe terbiye ile alaka kurması gerekirken onun verdiği ikramları rabb olarak kabul etti de onların terbiyesine göre terbiye oldu. Dikkat edilirse nasılda insan yaratılmış ve ikramata muhtaç olduğu halde kendisini bundan sıyırdığını zannederek yaratılmış olduğunu unutuyor. Rabbinin kim olduğunu unutuyor, araçları amaç haline getirip onları rabbi gibi görüp bunlara olan iştiyakı artıyor. Bu durumda aslında o onlara olan iştiyakı ile kendisini daha da aşağılara çekiyor.Rabbin ona ikram ederek değer verdiği halde o bu ikramları rabb olarak görüp onlara bağlanarak kendisini değersiz kılmaktadır.Bu değersizlik, onlara olan meyli arttıça artıyor.Bu hali ile o daha bir tatminsiz olup azgınlaşıyor.

Esasen son noktada iş yine Rabbe dönmesi gerekiyor. Rabb bunları ona onun terbiye olması için vermişken o terbiyeye daha da muhtaç hale geliyor. Çünkü o ancak onun değer vermesi ile değersizlikten kurtulur, azgınlığın tatminsizliğinden huzura erer.Eğer böyle olmaz ise gerçekten o çok fakir, aciz ve ikramata muhtaç bir halde zavallıdan başkası olamaz.

İşte ilimde ya da bilgide kendilerini çok ileri gören batı toplumu insanının bunlarda ilerledikçe daha da özgürleşeceğini söylerken esasen söylediği insanın azgınlaşmasından başkası değildir. Zira onlara baktığımızda bu azgınlığın hastalık belirtilerini onlarda apaçık bir şekilde görmekteyiz. İnsanların kendilerine verilen ikramın karşısında değersizleştirildiklerini, kendilerine kalemle öğretildikçe Rabbin adının üzerini çizip ona karşı kalemleri ile (bilgi) savaş açtıklarını görmekteyiz. Bu hali ile onlar nankörlerin en nankörü ve azgınlarında en azgını olmaktadırlar. Ama bu durum onları daha da acıklı hale getirerek şahsiyet bunalımlarına kadar sürüklemiş, uyuşturucu, iş, eğlence  veya maddelerle kendilerinden kaçmaya başlamışlardır. Hatta bu süreç intiharlarla da devam etmektedir.

İşte kuranda bahis  mevzuu edinilen Karun örneği.

Kuşkusuz Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, gerçekten anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.Ve Allah'ın sana verdiğinden ahiret yurdunu iste ve dünyadan da nasibini unutma. Allah2ın sana ihsan ettiği gibi, sen de iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez. O, bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki gerçekten Allah, kendinden önceki nesillere, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kuvvetli kimseleri elbette helâk etmişti. Ve günahkârlardan günahları sorulmaz.

 İhtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok zevk sahibi! dediler. Ve ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapan kimselere Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir. Nihayet biz,  onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik.  Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı,  bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar. İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. Akıbet, takvâ  sahiplerinindir.Kasas 76-83

Şu hali ile Rabbin eksiliği gerçekten çöllerde susuz kalmış insanların suyu arzuladığı gibi vazgeçilmez olmaktadır..

Diğer bir insanda  ona kalemle öğretileni  farklı bir  hüviyete bürümüştür.

Şimdi o  bu bilmeyi  kendisinde ve insanları aldatma aracı olarak kullanacaktır. Hem kendisi azacak hem de insanları azdıracaktır.Bu manada o öğretilen bilgiyi rabbani ya da terbiyevi değil; ahlaksız yontulmamış bir aldatma , bir büyü aracı olarak kullanmaktadır. İşte azgınlığın en zirvelerinde olan firavnun kavmini büyü ile aldatması bunu göstermekte değil midir.

O azgınlık bilgiyi dışlamakta değil, bilgiyi farklı şekilde algılamakta ve onu farklı bir şekilde kullanmaktadır.Bu algı bilginin terbiyeye daha da muhtaç bireyleri azgınlaşan bireyler olarak eğitmelerinde kullanılmaktadır.

Ya da bilgi tümü ile reddedilmese de onun uygulama alanı tahdit edilerek onun zamanı geçmiş tarihin sayfalarında ancak okunmak üzere kalan bir müsvedde olarak gösterilerek onun algılanması rabbaniliğin karşısında ama azgınlığın yanında yeralması sağlanmaya çalışılır. ,

Dikkat edilirse rabbin kalemle öğrettiği bilgi ya tümü ile reddedilir ya algılaması değiştirilir ya azgınlığa hizmet ettirilir ya da onun uygulama alanı ya da zamanı tahdit edilmeye çalışılır.

İnsanın kendisini zengin ya da yeterli gördüğü için azması tehlikesine karşı onun kendisini her zaman muhtaç hissetmesi gerekliliğini de ifade eder. Çünkü onun kendisini muhtaç, aciz  hissetmesi azgınlığı önünde bir kontrol mekanizması gibi durur. Esasen bu böyledir de. Zira bu ikramlar sürekli olarak Rabbin emri ile gelmektedir.O izin vermese bu ikramatlar hemen kesilir. Onun için ikramatın her an verildiği gibi insanda her an kendisine ikram edildiğini bilerek kendisini yeterli görme azgınlığına karşı tedbir almalıdır.

Aynı şekilde onun okumada devamlı olması, bilmeye olan iştiyakı sürekli ve yeniden yaratılır. Bu hali ile o her defasında bir şey bilmez şeklinde yaratılan gibi bilmeye aç olarak ona büyük bir muhtaciyet içinde Rabble bağını daha da sağlamlaştırmaya çalışır.

 Tağutu inkar edip Allaha iman eden kimse kopmak bilmeyen kulpa sarılmıştır.Bakara 256

İnsana çok büyük ikramatlar verilmişken bu ikramatlar insanın doğal olarak azmasına zemin hazırlıyor değil mi ? diye bir soruya karşılık verilecek cevap ise tam bu Noktada “Onun bunlara ihtiyacı olmasındandır” denir.Yani ona büyük ikramat onun ihtiyacı olduğundan dolayı karşılıksız olarak verilmiştir.Onlara azgınlık yapmak üzere ihtiyaçlarından fazla olarak verilmiş değildir.

Allâh kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat (O rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarını(n her halini) haber alandır, görendir. Şura 42

 

Şu hali ile verilen bir ölçüye göre iken, varlıklı insanlara verilenlerde esasen bu ölçünün dışında değildir. Zira onlara bu varlık ya onların verilenleri hak sahiplerine vermede (yakınlara, yoksullara, yetimlere, yolun oğullarına) yetkili kılınmalarından ya da onun artık iflah olmaz bir aşağılık olarak ahiretten nasibine hiçbir şey verilmemesi içindir.

İnsan kendisine verilen bu ikramatla Rabbin karşısında zengin değil fakir ve muhtaç olduğunu bilecektir. Verilenleri kendisinin elde etmediğini Rabbin verdiğini bilecektir. Onları gördükçe, yedikçe, içtikçe kullandıkça Rabbe daha da bağlanacaktır.Olması gereken budur.

 Şu halde herhalde ve şartta isteyerekte olsa istemeden de olsa dönüş ona olmalıdır.

Muhakkak ki Dönüş Rabbinedir.

İnsan kendini zengin ve yeterli gördüğünde azacağının muhakkak olduğu gibi onun Rabbe doğru  dönüşünün olacağı da muhakkaktır. O istese de istemese de bu dönüş onun dışındadır. Bundan kaçış yoktur.

Dönüş ilke, yaratıcıyadır. Ona dönüşün kanıtı onun yaratıcı olmasıdır. Şu hali ile insan ondan gelmiş ve yine ona doğru dönecektir.

O azsada ondan yüzünü başka tarafa döndürse de yine ona dönecektir.Ya da yüzünü ona doğru döndürse de ona  gidecektir.

Ama bu dönüş terbiyevi olmalıdır. Onun terbiyevi olması ise bilinç düzeyinden amele doğru akmadır. Şu hali ile her defasında ikramata nasıl  nail oluyorsa bu onu daima onu döndürmeli  ve terbiyevi amelinde de sürekli kılmalıdır.

Yani yüzün ondan başkasına dönmemesi gerekir. Bu halde her zaman ve mekanda dönüşün ona doğru olması gerekir.

Diğer taraftan dönüşün  olması ondan başka tüm her şeye, sırtçevirme anlamına gelir. Buna göre ondan yüzü başka tarafa çevirecek olan tüm herşey bu manada asıl sırt çevrilecek olandır. Bu cahil toplumun alışkanlıkları, taklitçiliği olabilir;  Ana-baba olabilir, eş ve çocuklar, meslek veya ticaret olabilir. Ama küçüklüğü büyüklüğü her ne olursa olsun ona giden yolda sırt çevrilecek ya da aşılacak bir engel olacaktır.

Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar azmi gerektiren işlerdendir. Al-i İmran 186

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz. Enbiya 35

Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır. Tegabün 15

Nasıl ki insan kendini yeterli gördüğünde azarsa , dönüşün de ister istemez Rabbe olması zorunludur. Çünkü insan zayıf, muhtaç bir varlıktır. Nasıl ki bebeğin ana babasına ihtiyacı  varsa İnsanın da bir bebek misali kendisine yaratan Rabbine ve onun ikramlarına ihtiyacı vardır. Bu hali ile bu dönüş bir tercih değil insan için  en temel ihtiyaçtır

Dönüşün ona olduğunun kanıtı ise kişinin ona bağlanarak  terbiye olduğunda kendisini  tekrar yaratılmış gibi hissederek idrak etmesidir. Eğer bu sağlama olmuyorsa isteyerek bir dönüşün ona doğru olduğundan bahsedilemez.

 Her ne kadar insanlar ağızları ile ona dönüşün olacağını söylüyor iselerde bu dönüş yolculuğu için bir azık hazırlamıyorlarsa da onlar yine  bu dönüşü ciddiye almış değillerdir.

Bu manada dönüşü tümü ile inkar edenle, dönüşü bilipte onun için azık hazırlamayanlar arasında ne fark vardır ki.

Terbiye edici manada bir dönüş bilincinin olmaması bu hali ile o kimsenin yontulmamış olduğunu ifade eder.

Bir takım insanlar vardır ki bu onlar ateş bize ancak sayılı birkaç gün dokunacaktır diyerek dönüşün Rabbe olduğunu bildikleri halde kendilerine bir ayrıcalık sağlanacağını zannederler. Onlar yahudi, hristiyan ya da müslüman olduklarını söyledikleri gibi, hocasının, üstadının, şeyhinin kendisi için şefaatçi olduğunu söyleyerek onlardan dolayı kendilerinin affedileceğini ateşe sokulsalarda dahi belli bir süre sonra ondan çıkacaklarını söyleyerek yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söylemektedirler.

Oysa ona dönüş bilinci Rabbin yüzüne, yaptıklarından dolayı nasıl bakacağını dert edinenler için büyük bir terbiyedir. Şayet onun ikramını azgınlık vesilesi olarak kullanıyor ya da onun ikramını bildiği halde dönüş bilgisi idrake ulaşmadığında yaptığı işler terbiyesizce ise bu halden dolayı ona bir kayırma da bulunulacak değildir.Çünkü terbiye bireye özgüdür.

Diğer taraftan o Rabb bir takım kimselerin terbiyecisidir de diğer insanların terbiyecisi değil midir ? Bunlar kendilerini istisna kılıyorlar ise onlar amel dilleri ile Rabbi değil ondan başkasını rabb ediniyor demektirler ki bu durumda ona eş koşmuş olmakta değiller midir.?

Hal böyle iken erkek olsun kadın olsun ; dili, rengi, ırkı ne olursa olsun  herkes onun  yüzüne bakmaktan utanacağı yada terbiyesizce yaptığı amellerden uzak durmalıdır.Ona doğru giden bir yol (dönüş) edinmelidir.

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA