20 Temmuz 2017 Perşembe

İslamcılık ve Ötekileştirme

26-04-2017 14:27 Güncelleme : 26-04-2017 14:27

İslamcılık ve Ötekileştirme

İslamcılık, siyasal ve ideolojik yapısı gereği çatışmacı bir dili inşa etmekten kaçınmamıştır. İslamcılık külliyatını şöyle bir taramak bu konuyu açıklığa kavuşturur. Bu noktada en önemli unsur kendisini batı karşıtlığı üzerinden kurgulaması ve bunun düşünceye sirayet etmesidir.

Aslında bu hastalık İslamcılığa batı düşüncesinden geçmiştir. Batı kendisini karşıtından hareketle tanımlamakta, karşıtını mutlak bir düşman olarak görmekte ve onu değişime zorlamayı görev addetmektedir. Modernleşme hikâyesi de tam bunu izah eder…

Klasik İslamcılığın kendisini öteki üzerinden tanımlaması bazı sorunlar doğurmuştur. Öncelikle; batı karşıtlığı bir biçimi ile batı benzerliğine dönüştü ve batı düşüncesinde mevcut olan ne varsa onun İslami olanının da var olduğu dillendirildi. Örneğin, Türkiye İslamcılığı Kemalist ideoloji ile karşıtlık kurduğu için söylem ve hedeflerini de tersinden bu Kemalist çizgi belirlemiş oldu. Sonuçta İslamcılık Kemalizm’i yeniden üretti. Örgütlenme modelinden iktidar etme biçimine kadar birçok özellik bunun göstergesi sayılabilir.

İslamcılığın öteki üzerinden kendisini kurgulamasının en önemli handikabı, bizzat İslam düşüncesinin klasik imkânlarından yoksun kalması ve sahihlik noktasında da sınıfta kalmasıdır. Çünkü esasında İslam düşüncesi öteki olmadan kendini tanımlayan bir özgüvene sahiptir. Bu İslam düşüncesinin sahih/otantik boyutunu olduğu gibi, özgüven ve derinliğini, kendine özgülüğünü de ifade eder…

Peki, İslam düşüncesi öteki üzerinden bir okumayı öne çıkarabilir mi? Temel İslami ilimlere bakıldığında, klasik metinlerin üzerine bina edilen mantığı hesaba kattığımızda ve düşüncenin kendisini yasladığı temel olan Kur’an ve Sünnetin yaklaşım biçimini eksene aldığımızda görülür ki bir ötekileştirme sorunu İslam açısından söz konusu edilemez. Çünkü insan, özü itibarı ile masumdur ve bu anlamı ile de masumiyet; ortadan kaldırılamayacak ontolojik bir zemine tekabül eder. İnsan kötülük yapabilir, günah işleyebilir, zulme ortak olabilir, isyan edebilir ama bunu fark ederek tövbe ederse bütün o özellikler silinir gider, tertemiz olur, orada hazır bekleyen masumiyet zeminine döner… Yani insan ölüm anına kavuşmadan yakararak Rabbine yönelir ve tövbe ederse önceden ne yaparsa yapsın Allah onu affedecektir ve o temizlenenler arasına girmiş olacaktır.

Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: Şeytan ve nefs olumsuz nitelemeye haizdirler. Ancak ne şeytan ne de nefs insan üzerine bir etkiye sahip değildir. Sadece insanda mevcut potansiyel durumu harekete geçirebilecek bir imkâna işaret eder. Ama kişi kendisini bunlardan sakındıracak önemli unsurlara haizdir: Vahiy ve Peygamber… Böylece insan uyarılmaya ve kendisini ıslah etmeye davet edilir. Allah’ın ‘mahza hayr’ (bütünüyle iyilik) olduğu unutulmamalıdır. Eşyanın özü itibarı ile mubah olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Varlık esas itibarı ile zaten iyilik üzeredir. İmtihan ve insanın dünya hayatındaki rolü gereği bazen iyilik ve kötülük kavramları sıfatlar üzerinden konulur. Dolayısı ile öteki; ancak sıfatla/sıfatta ortaya çıkar. Kur’an bunu ‘Sizinle sözleşme yapmayan kâfirler’ tanımı içinde karşılıklı ilişkinin neticesi bağlamında bir savaş olgusu yaparak tanımlar. Böylece barış içinde olan kâfir, müşrik ve ateistlerle herhangi bir sorun yaşanmaz, yani barış içinde yaşanabilir. Görüyoruz ki İslam’ın ötekisi yoktur. Çünkü İslam, ed- Din’dir… Ondan başka din yoktur ki ötekisi olsun… 

İslamcılığın da ötekisi yoktur. Kurtuluşu sadece kendisi için istemez, bütün insanlığın kurtuluşunu bir imkân olarak ortaya koyar/ koymalıdır. Tam bir özgürlük arayışını temellendirecek bir düşüncenin karşıtı/ötekisi olmasa gerektir. Çünkü ancak bu şekilde özgürlük gerçek kıvamına ve sahici özelliğine kavuşacaktır.

Yeni İslamcılık bu özelliği ile bir imkân olarak orada duran ümmet kavramını iki boyutu ile yeniden tanımlamalı ve siyasi olan ile inanç bağlamındaki ümmet kavramsallaştırmasına geri dönmelidir. Çünkü siyasal ümmet, aynı inancı paylaşmasa da aynı siyasal ortamı ve toplumsal yapıyı taşıyan ve barış/muahede şartlarında yaşayan kişilerin / kurumların tümüne verilen anlamdır. İnanç bağlamında ümmet ise bütün etnik ayrımcılıkları aşan ve din bağına yapılan bir gönderme olarak kabul edilerek dini bağın kan bağına galebe çalan özelliğini hayata aktarmayı öne alan anlam dünyasıdır…

İslamcılık hem Müslümanların hem de Müslüman olmayan diğer düşünce, felsefi inanç ve dinlerin, bir sözleşme üzerine barış içinde yaşayacakları adil ve paylaşımcı bir sistem inşa edebilecek yegâne düşünce olmalıdır…

“Hak geldi batıl zail oldu, batıl zail olmaya mahkûmdur…”
Bu ayet bize hakkın ontolojik zemini batılın ise epistemolojik zemini taşıdığını gösterir. O yüzden İslam, İslamcılık gibi hakikat ile bağını kuran düşüncelerin ötekisi olamaz… 

Kaynak: Timetürk.com

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA