18 Aralik 2017 Pazartesi

Mal Tutkusu ve Salih Amel

21-04-2017 10:13 Güncelleme : 21-04-2017 10:16

Mal Tutkusu ve Salih Amel

MAL TUTKUSU VE SALİH AMEL

Alemlerin Rabbi ,İnsanın terbiyevi olması için onda bir takım donanımlar varetmiştir.Bunlar onun kötülüğüne olarak değil, ‘Rahmeti üzerine yazan’ın insanın daha da güzelleşmesi için yazdığı donanımlardır.

Allah’ın sizin maişetinizin başlıca vesilesi kıldığı mallarınızı, aklı ermeyen kimselerin ellerine vermeyin. Bu malları işleterek elde edeceğiniz gelirle onların rızkını sağlayın, giyeceklerini temin edin ve onlara tatlı sözler söyleyin, güzel tavsiyelerde bulunun. Nisa 5

Mal bu hali ile aklı ermezlerin ellerine dahi teslim edilemeyecek iken onlar adına işletilip onların rızıklanma vesilesi kılınacaktır. Fakat bir çok insanların aklı ermezlerin mallarına böyle yaklaşmak bir yana mal fitnesine karşı başarılı bir imtihan verememişlerdir.

Bu, insanın nefsinden ve çevresinden aldığı vesveseler ile ya da bildiği halde insanın tercihinin hak olarak kullanamamasından kaynaklanmaktadır.

Şu halde aslında sorun, mevcut vesveselere kapılma  ya da irade tercihini kullanamamak ise ,bir kişilik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır.

Eğer o insan bir kişilik olarak ortaya çıksa idi vesveselere aldanmaz ya da iradesini batıldan yana kullanamaz idi.

Bu temel problem meselenin niregi noktasıdır.

Zira ilk inen ayetlerde sürelerin muhatapların birinci tekil kişi olarak “sen” şeklinde gelmesi bu noktada manidardır.(oku, ey örtüsüne bürünen, yalanlayanlara itaat etme, Kalk Kur’an oku, Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.)Hatta medeni sürelerde de bu var iken bunun anlamı, Mekke’de cahili toplum içinde kişiliğin eritilmemesi, Medine’de de mü’min topluluğun içinde kişiliğin eritilmemesi içindir.

O halde bir kişilik olarak ortaya çıkmanın önünde çeşitli vesveseler ile karşılaşılır ki bu vesvese sahipleri i kişiliği fesada uğratmak isterler.

Kişilik bu şekilde bir saldırıya maruz kalacak ise onun arınması, korunması ve değer kazanması problemi ortaya çıkmaktadır ki, bu niteliğe de ancak takva(korunmak, Allah’a saygılı olmak)sahiptir.

O halde takvalı olanlar Allah’ı her zaman yanında sayıp, bu saymayı amellerinin ölçüsü haline getirdiklerinde kötülükle örttüğü kişilikleri arınır, cilalanır ve güzelleşir.

Vesvese sahipleri ya da iradesini istediği gibi kullanamayanlar için takva sağlam bir duvar gibidir. Aynı Zulkarneynin duvarı gibi... O Yecucler ve mecucler tarafından artık ne aşılabilir ne de delinebilir.

Mal içinde bu durum söz konusudur.

Yani takva sahibi olanlar mal sahibi olduklarında ne kişiliklerini deldirir ne de kişiliklerini yıkarlar.

Ama buna rağmen kişilikte bir delinme yâda yıkım varsa bu, malın böyle bir güce kadir olmasından değil, takvada bir sorun olmasındandır.

Malın ne olduğu, insandaki yansımaları ve insanın ona algılaması şeklinde soruların cevaplarını Rabb’ten dinlediğimizde mala nasıl yaklaşılması gerektiği, fakat insanın kendisini ne hale getirip, mala verdiği konuma baktığımızda mal ya da onunla murad olunan yâda onun gibi etkiyi hâsıl edebilecek olanlara karşı kendimizde bir güven(iman) oluşturabiliriz.

Mal denilen unsur insana ancak ihtiyaçlarını karşılaması ve onu hak sahiplerine vermesi için verilen bir nimet ve bir emanettir.

Onun kendisi için bir nimet iken onda başkasının hakkı olması itibari ile de o emanettir.

Genel anlamda ise mal bir emanettir. Zira malın sahibi her şeyin yaratıcısı olan Malik’il-Mülk olan Rabb’tir.

Şu halde mal ile ilgili tanımlamalar ya da bireyin mal ile olan ilişkisi ya da bireylerin, toplumların mal ile olan ilişkisini belirleyecek olanda ondan başkası olamaz.

Hiç kimse, mal üzerinde dilediği rejimi koymaya hakkı olmadığı gibi, dilediği şekilde de ilişkilerini belirleme hakkı yoktur.

Hiç kimse ya da toplumlar, bu benimdir ve ben onu dilediğim gibi kullanırım, onu ben kazandım ve istersem çöpe atarım diyemeyeceği gibi, Rabbin adını alenen ya da zımnen  anmadan millet yada topluluğumun menfaati nasıl gerektiriyorsa öyle yapacağız demeye de hakkı yoktur.

Mal onlara mülk olarak verilmemişken, onlardan da malın mülkü olmaları istenmemiştir.

Mal, mülk olarak verilmemişken o malın verilişi insanın kendisi ve etrafındakiler içindir.

Malı, insan arınma vasıtası olarak ele almalıdır. Bu arınma salt mala karşı değil,diğer tüm dünyevi tutkulara karşı bir arınma ya da onlara karşı uyanık olma vasıtasıdır.

Mal arınma vasıtası ise arınan mal değil aslında bireydir.Şu halde birey arınmak için vermelidir.

Arınmak için malını veren. Leyl 18

Dikkat edilirse salt verme değil. Zira vermenin niçin olduğu da verme kadar önemlidir. Başa kakmak, toplumsal baskı ya da daha da çoğunu elde etmek için verme, arınma işlemini ifa etmez.

Çünkü bu tür bir verme dikkat edilirse malı daha da arttırma ya da onu koruma üzere vermedir. Hal böyle iken bu tür bir verme aslında verenin daha çok kirlendiğini ifade eder.

Malın arınma için verilmesi halinde onun artışı akabinde gelebilir. Ama verme niyetinde bu olmamalıdır.

Arınma ise Rabbin yüzünü isteme ile olur. Arınma maldan kurtulma ya da ver de kurtul anlamında değildir. Vermektir ama Rabbin yüzünü isteyerek vermedir.

Rabbin yüzünü isteyen bir bedel ödemek zorundadır. Bu bedelde budur. Böylece o razı olur.

O hiç kimseden karşılık beklemez. Ancak Rabbin yüzü hariç ve o razı olacaktır.Leyl 19 - 21

Mal, insanlığın ortak malıdır. Bu komün yaşam anlamında değildir. Hem komün yaşamı ancak bu dinden etkilenerek cahili ideolojilerle karıştırılarak ihdas edilmiştir.

Malda herkesin hakkı vardır. İnsan çalışsın ya da çalışmasın, aç, susuz ya da ihtiyaçlarını karşılayamayacak olsun onun mal üzerindeki hakkı düşmez. Bu hak o insan, varolduğu sürece vardır.

Onların mallarında isteyen ve mahrum bırakılanlar için bir hak vardı. Zariyat 19 (İsra 26,Mearic 25)

Bu ayete göre malda şu insanların hakkı vardır. O’nun   hak sahiplerine ulaştırmaları gerekir.Bu hak Rabb tarafından o hak sahiplerine verilmiştir.Buna göre onlara karşı emanetçi olan mal sahipleri o emaneti  yerine getirmelidir.

Hak sahibi olanları bu haktan mahrum edip onları muhtaç bırakanlar yetimin hakkını gasp etmişlerdir. Bunlar emaneti yerine getirmeyenler olarak o emanete ihanet etmişlerdir.

Diğer taraftan onların mallarını onlara vermeleri halinde de ne kibirlenebilir ne da başa kakabilir. Zira kendisinin olmayan ,hatta hak sahibinin malını hak sahibine vermiş olması itibari ile onun böyle bir duygudan kurtulup,emanetlerini yerine vermiş olmanın rahatlığı içinde olmalıdır.

Hatta O malı bir sevgi ile vermelidir.

İyilik (ve hayır), yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Asıl iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, sevdiği malını Allah’ı hoşnud etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır Allah’ı sayıp günahlardan korunan takvalılar! Bakara 177

Riya ile verildiğinde o mal boşa gitmiş ve israf olmuş demektir.

Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağanak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez. Bakara 264

Ama nankörler ve gasıplar onların haklarını vermez iken bir de vermemelerine Hâşâ Allah’a iftira atarak delil(!) getiriyorlar.

Ve onlara: "Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden infak edin" denildiği zaman, o inkâr edenler iman edenlere dediler ki: " Allah'ın, eğer dilemiş olsaydı yedireceği kimseyi biz mi yedirecek mişiz? Gerçekten siz, apaçık bir şaşkınlık içindesiniz." Yasin 47

Diğer taraftan insanlara haklarını vermek onlara karşı emin birisi olarak ortaya çıkma ve sosyal yardım ve dayanışma içinde gereklidir.

Malın birey ile ilişkisi ve toplulukla ilişkisi bu şekilde olması gerekirken şimdi bakmaktayız ki insanlar mala maldan çok öte bir nitelik atfetmektedirler.

Mal, adeta onlar için öyle bir hüviyete büründürülmüş ki onu kendilerine yüklemişler ve tümü ile onun maliyeti içine kendilerini atarak onunla kendilerine ve insanlara bir değer hesap etmişlerdir.

Tartıda ve ölçüde haksızlık yapan bu insanlar malı kendilerinden daha değerli hesap ederken, kendilerini değersiz bir hesap biçerek, nefislerine karşı da ölçü ve tartıda haksızlık yapmışlardır.

Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiç bir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. En’am 152

Bu insanlar hesaplarını mala göre yapanlar olarak her şeyi bu mal ölçüsünde hesap ederler. Onlar için söz konusu hesap aslında hayat tarzlarının hesabıdır. Hayatlarını da bu hesaba göre tayin eder ve ilişkide olduklarını da bu hesaba göre eksik ve yanlış tartarlar.

Mal bunlara göre insanın değerine değer katar. Çünkü o bir güçtür. Onun sahibi olan güçlü olandır.Bu hali ile ona sahip olmak bir kişilik olarak ortaya çıkmak demektir.Kişilik mal ile ezdirilmez.Çünkü mal, bu niteliği ile bir koruma sağlar düşüncesi vardır.

Böylece mal kişilik ve güç için tek belirleyicidir.

Toplum içinde böyledir. Güçlü toplumlar müreffeh olanlardır. Mal sahibi olan toplumlarda terör kalkar, insanlar huzur bulur.O halde müreffeh toplum olmakla tüm sorunlar çözülürse sorun tümü ile bunu elde edememektendir demektedirler.

Bunun için onun mülkiyeti kavramını ihdas etmişlerdir. Hem de öyle bir mülkiyet ki hak sahiplerinin hakkını gasp eder bir mülkiyettir.Oysa mülkiyet değil emanet kavramı olması gerekir iken mülkiyet olarak değerlendiğinde terazinin ölçüsü kaymış ve insanlar o mülkiyeti arttırmak için her türlü hile ve tuzakları kurmaya çalışmışlardır.Diğer insanların mallarını haksız yere almış onların bahçelerindeki mahsul el koymuş, yaşadıkları yerlerdeki yer altı ve yerüstü zenginlikleri sömürmüşlerdir.Hatta bunu meşrulaştırmak için kanun,yönetmelik vs unsurlarla desteklemiş ve bu benim yasal hakkım denerek dokunulmazlık zırhını da kendince kuşanmışlardır.

İlahi olarak da meseleye bir kılıf uydurmuşlardır. Onlara göre mal verilen büyük bir lütfa mazhar olan olarak Rabb katında da değerlidir. Şayet değerli olmasa idi o mal ona verilmezdi. Buna göre o değerli ise malın çok olması ile Rabb katında olan değer daha da artacaktır.

Onlar verdiğimiz mal ve oğullar ile kendilerini güçlendirdiğimizi mi zannediyorlar?

Ve iyiliklerine mi koşuyoruz? Hayır, farkında olmuyorlar. Müminun 55-56

Hatta bu inançta hesab verme gününe ilişkin bir yaklaşımda hâsıl olmuştur ki bu da mal sahibi olanın gelecekte de bundan daha iyisine sahip olacağı şeklindedir. Zira dünyada ona mal verilerek büyük bir iyilik yapılmışsa ahirette ona bundan daha iyisi verilecektir.

"Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülsem bile bundan daha güzelini bulurum." Kehf 36

Mala bu şekilde yaklaşınca insanların gıpta ile bakacakları da kendilerine mal ve oğullar verilmiş(zenginler) insanlar olur. Artık kurulan mal dininin elçileri bu zenginlerdir. Zira bu bir şöhret ve ün iken onlara göre dünyanın da ahiretin de kurtuluşudur.

Nuh dedi ki: "Rabbim! Onlar bana isyan ettiler de malı ve çocuğu kendisine hüsrandan başka bir artış getirmeyen kişiye uydular." Nuh 21

Böylece bu insanlar karşı konulmaz bir sel suyu üzerinde köpük misali sürüklenirler. Artık her ne kadar dönmeye çalışsalar da, bunu çoğunlukla başaramazlar. Çünkü bunlar kişiliklerini mal ile hesap etmekte idiler.

Sonunda, servet ve refahla şımarmışlarını azapla yakaladığımızda, hemen bağırıp dövünmeye başlarlar. "Bağırıp dövünmeyin bugün, bizim karşımızda kimseden yardım göremezsiniz." Müminun 64-65

Oysa bunlar mala o kadar sarılmışlardı ki yardımı ondan alıp,kendilerini kurtaracağını hesap ederlerdi.

Hatta onun kendilerini ebedi kılacağını dahi zannedenleri vardı.

Aslında ebedi olmadıklarını biliyorlardı ama amel dilleri ile mallarının kendilerini ebedi kılacağını hesaplıyorlardı.

O ki mal biriktirdi ve saydı. Malının kendisini ebedi kılacağını hesap eder. Hümeze 2-3

Bu öyle bir hırs idi ki mal ve oğulların kesinlikle sahibi olacağını çünkü bunun bir ölüm- kalım meselesi olduğunu hesap ediyorlardı. Onlara göre ya ebedi olarak kalacak ya da sefil olacaklardı.Bunun içindir ki onun elde edilmesi için tüm insani değer ve ölçülerini eksik tartıyor ahlak terazilerinin ayarları ile oynarken, iffet, dürüstlük,adalet,hakk,gibi ahlaki unsurları mal terazi ile hesap etmeye çalışıyorlardı.Oysa onlar daha baştan gözlerini kör etmişlerdi de varis olamayacaklarına el uzatmışlardı.Bu onların malı, yaratan ve öldüren olarak kabul etmesi anlamına gelmekte iken diğer taraftan onun akide ve ilişkiler ile bireysel ve toplumsal hayatı belirleyici bir şeriat koyucu olarak kabullenmekten başka bir şey değildir.

Ayetlerimizi inkâr edip, "Bana mal da evlat da kesinlikle verilecek." diyeni gördün mü?........O dediklerine biz vâris olacağız. Kendisi bir başına bize gelecek. Meryem 77,80

Bu durumda olanın bir delil üzere olmasından bahsedilemez. Onun için artık delil kavramı değişmiştir. Mal hesabı ile hesaplanan onun ölçüsüne gelen ancak onun için delil iken Allah’ın ayetleri onun için delil olmaz.Hatta o, ayetleri dahi tümü ile reddetmez bu reddi de bir hesaba göre yapar.Bu hesap onun mal hesabıdır ve buna göre o ayetleri yorumlar.

Mal ve oğullar sâhibi olmuş diye. Ona ayetlerimiz okunduğunda “bu öncekilerin hikâyelerinden başkası değildir.” der. Kalem 14-15

Zira o bu malı ahlak üzere elde etmemiştir. O bu malı ahlaksızlık üzere kazanmıştır. Yetime ikram değil,onun elinden alma,muhtaca yedirme değil onu kendisine daha da muhtaç kılma,mirasa ve mala haram helal demeden sahiplenme ile elinde toplamıştır.Ona ahlakilikten bahsedilince, teraziyi doğru tartma ve helal olanın az da olsa, daha hayırlı olduğu söylenince,o zaman hemen “Bu eskilerin masallarıdır” deyip, mal edinmenin usullerinin değiştiğini söylerde kendice bu gayri meşru kazanımı meşrulaştırmaya çalışır.

Ama bir kısmı da vardır ki ayetlere iman etmesi gerektiğini bilirken, mala olan düşkünlük(ister zengin olsun ister orta düzeyde geliri, ister aşağı düzeyde) dönüş olmayan bir yolda olduklarını söylerler.

Dediler ki: "Biz seninle beraber doğru yola gelirsek yurdumuzdan atılırız." Biz onlara kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir mekân vermedik mi? Fakat çokları bilmezler. Kassas 57

Onlar yurtlarından çıkarılmayı, rızık elde etme kaynaklarından mahrumiyet olarak nitelemektedirler. Bu manada salt yurt değil, iş veya diğer rızık kazanma ilişkileri de bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Buna göre onlar mala o derece bağlıdırlar ki bağlı olunan o şeyi aslında birey ilah olarak kabullenmiştir. Zira ilah kelimesi anlamlarında bağlılık anlamı var iken bunlar mala bu şekilde bağlı olarak onu ilahları olarak görmüşlerdir.Şu halde malı salt şari olarak değil, hüzünlendiren ve güldüren ,yediren,rahatlığı ve zorluğu,kolaylığı veren bir ilah olarak da kabul  etmişlerdir.

Bu durum gerçektende içler acısıdır.

Bu durumu Rabb ayetinde, bir zamanlar iki kişi arasında geçen şu ibret verici ve yol gösterici diyaloglarla da izhar etmektedir.

Onlara şu iki adamı misal olarak anlat: İkisinden birine iki üzüm bağı vermiş, onların etrafını hurmalarla çevirmiş, ortalarında da ekin bitirmiştik. Her iki bağ da yemişini vermiş, ondan hiçbir şey eksik etmemişti. Aralarından bir de ırmak akıtmıştık. Onun ürünü de vardı. Arkadaşıyla konuşurken ona; "Ben malca senden zenginim, adamca da senden güçlüyüm." dedi. Kendisine yazık ederek bağına girdi: "Bunun yok olacağını hiç sanmam" dedi."Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülsem bile bundan daha güzel bir sonuç bulurum." Kendisiyle konuşan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra nutfe’den yaratan, sonra da seni bir adam biçimine koyan Rabbine nankörlük mü ettin?" "Fakat O Allah benim Rabbimdir, ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam!" "Bağına girdiğinde, 'Maşallah, kuvvet yalnız Allah'tandır!' desen olmaz mıydı? Gerçi sen beni, malca ve evlatça senden basit görüyorsun ama "Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verebilir. Ve onun üzerine de gökten bir hesap görme afeti gönderir de bağın kupkuru bir toprak kesilir." "Yahut suyu dibe çekilir de bir daha su arayamazsın." Derken ürünü yok edildi, çardakları üzerine yıkılmış durumda olanın karşısında ona harcadıklarına acıyarak ellerini ovuşturmağa başladı: "Ah ne olaydı, ben Rabbime kimseyi ortak koşmamış olaydım!" diyordu. Allah dışında kendisine yardım edecek bir topluluğu da çıkmadı. Kendi kendini de kurtaramadı. Kehf 32-43

Kendisine mal verilen bu kişi apaçık bir şekilde kendisini malın kulu olarak görmüştür. O mala her ne kadar sahip olup onun kendisine verildiğini söylese de aslında o, kendisini mala verip,malı kendi sahibi kılmıştır.

Mal ile kendisini değerli görse de aslında kendisini mallaştırmış hatta maldan daha da aşağı görmüştür. Çünkü o bu mal ile değer kazandığını hesap etmektedir.

Bu kişi arkadaşını tahkir ederken, onu yine mal hesabı ile ölçüp mala sahip olmamasından dolayı aşağılamıştı.

Bu kişi bu hali ile malı ilah olarak görüp O’nu Rabbe ortak koşmuştur. Oysa insan malın, candan dahi daha değerli olmadığını bilirken nasıl olurda kendisini yaratan ve o malı verene, malı ortak koşar?

İşte bu kişinin hayatı tümü ile yıkımdır. O kişinin hayatının meyvesi çürük ve acıdır. Onun yaşadığı bahçeler kurak ve verimsizdir.O yaptığına pişman olacaktır.

Sadece burada mı? Hayır. Gelecek olan o günde de. Zira o gün mal ve oğulların kendisine fayda vermediğini bilecektir.

"Herkesin diriltileceği gün beni utandırma."

Bir gündür ki o, ne mal fayda verir ne oğullar." Şuara 87-88

Ebu lehebin iki eli kurusun. Kurudu da.malı ve kazandıkları ona fayda sağlamadı.O alevli bir ateşe girecektir.Tebbet 1-3

Şimdi onun tüm hesapları şaşmıştır. Tüm hesapları baştan aşağı hatalı ve yanlıştır. Fakat  hesaplarını düzeltecek vakti de kalmamıştır.

Ama buna rağmen hala mala karşı bir muhabbet beslenmektedir. O göğse atılan bir tohum gibi orada bakımı yapılıp kökleştirilmeye çalışılmaktadır.

Toplama arzusu ile Mala pek muhabbet gösteriyorsunuz. Fecr 20

İşte Karun’un durumu apaçık ortadadır.

Şu da bir gerçek ki Karun, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık/azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: "Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez."

"Allah'ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah'ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez."

O dedi: "Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi." Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helâk etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkârlardan sorulmaz.

Böylelikle kendi ihtişamlı süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler.

Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler.

Nihayet, Karun'u da sarayını da yere geçirdik. Allah'a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi.

Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip yaymakta ve kısıp daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye başladılar. Kassas 76-82

Karun’a o kadar büyük bir hazine verilmişti ki,  hazinelerinin değil ,hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir topluluk zor taşıyordu.

Bu hal onda büyük bir kibir ve azgınlık hasıl etmişti ki kendisini Allah’a ortak koşmuştu.Hatta onun kavminden olanlar onun gibi olmak için imrenirken,ilim sahipleri Allah’tan bekleme ile iman edip Salih amelin asıl zenginlik olduğunu ifade etmekte idiler.Zira bu şekilde dünyayı isteyeni Rabb yerin dibine geçirecekti.Karun’un sonuda bundan başkası olmadı.Daha dün ona imrenenler,imrenmelerinden dolayı kendilerini kınadılar.

Buraya kadar olan izahlarda şu ortaya çıkmaktadır ki insanlık tarihinden bu yana ve insanın kendine geliş gününe kadar mal sevgisi (katlar, yatlar, mevduatlar, binekler, adamlar vs.) insanlarda bir din oluşturmaktadır.Bu din her din gibi bir yaşam tarzı belirler.Bu yaşam tarzında insana,varlığa ve Rabb ile şu dünya ve ahirete bakış tümü ile mal tutkusu ile tanımlanır.Bu tanımlama ise malı arttırma ya da onu koruma üzere sahibini maldan daha aşağı kılıcı bir tanımlamalıdır.Bu dinin ilahı olarak insanlar malı görürken,bu dinin hükümlerini ölçülerini terazilerini belirleyen olarak onu görürler.

Bu halde onlar onunla varlık kazanıp onsuz yaşayamadıklarını söyleyerek onu yaşatan ve öldüren olarak kabul ederken, onunla itibar ve güç kazandıklarını söyleyerek, O’na Allah’a ortak bir güç ve şeref vererek (Kim şeref ve güç istiyorsa, artık bütün şeref ve güç Allah'ındır.fatır 10

Kendilerine şeref ve güç olsunlar diye Allah’tan başka ilahlar edindiler. Meryem 81)

 

 Allah’a yakınlaşmaya vesile değil, Malı arttırmaya vesileler aramakta, Allah’ı sevmesi gerektiği halde malı sevmektedirler.

 Öyle insanlar vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler. Müminlerin Allah’a olan sevgileri ise her şeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir. Bakara 165

Bu halde olan insanlar işte onlar değersiz ve ayak takımından başkası değillerdir.

Bu dinin mensupları salt haksız olarak mal edinimi zenginler değillerdir. Bu durum tümü ile birey ya da toplulukların yaşam tarzı ile ilgilidir.

Sorunlarının kaynağını ve buna bağlı olarak çözümünü mal ile ya da ekonomi ile görüp onu elde etme ya da sahiplenme üzere hayat tarzlarını kuran herkes bu dinin mensubu olabilir.

Orta gelir düzeyinde biri ya da hiç geliri olmayan biri içinde.

Zira hiç geliri olmayan biri şayet yaşam kaynağı olarak bir kısım mal ya da rızkı görüp, hayatı ekmek kavgası olarak görüyorsa, o malı elde etmek için enerji, zaman ve ilişkilerini ilgili yerlerde değil de sırf mal elde etmek için harcayarak ayakta kalacağını hesap ediyorsa bu durumda malı yığıpta güçlü olduğunu zanneden kişiden farklı değildir. Zira o da mal dininin elçisi olan bu tür zenginin peşinde gidiyor demektir.

Buna rağmen kendisine büyükçe mal verilip kendisinden önce kimseye verilmemiş mal ve adamlar, Rüzgârlara hükmetme, hayvanlardan, cinlerden ve insanlardan oluşan kara deniz ve hava da çok güçlü orduların hükümdarlığı verilen Süleyman. as’a baktığımızda yolundan gidilecek biri olarak ortaya çıktığını görürüz.              

O malı Rabbe muhabbet için verildiğini bilirken onu Rabbe daha da yakınlaşmaya vesile kılıyordu. O malı hiçbir zaman Salih amelin önüne geçirmediği gibi, Onun terazisinde Salih amel karşısında malın herhangi bir değeri  veya ağırlığı yok idi.

Süleyman a.s’ın karıncanın Süleyman ve ordusu sizi bilmeyerek ezmesin demesine karşılık bunu duyunca... Tebessüm edip güldü ve dedi ki: "Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat." Neml 19

Bu onun verilenleri kendisine mal etmeyen olduğunu gösterir. Diğer bir deyişle o bunları mal olarak değil, bir nimet olarak görmüştür. Bu hali ile de onları şükrü ifa edilecek bir yaklaşım içinde karşılarken nefsinde ya da yeryüzünde onu fesad unsuru olarak ta görmez.

Onun istediği şey Salih ameldir. Hatta bir karıncayı dahi incitmeyecek hassasiyette ıslah edici amel işlemektir.

O asla bir kul olduğu gerçeğini unutmamıştır. Rabb’ten dua ile istediği de sadece bir kul olmak değil, Salih kullardan olmak olmuştur.İşte bu rahmettir.Bir kulun sahip olmak istediği en büyük zenginlik bundan başka ne olabilir ki.Üstelik bu isteği kendisine bir kul olarak en büyük mülk verilmiş Süleyman a.s.’ın söylemesi  anlamlıdır.Zira o zenginliğin ne olduğunu yaşayan biri olarak en iyi bilen hükümdarlardandır.

Hükümdarın kendisi hakkında Rabbten istediği hüküm rahmetinle diyerek,  Salih bir kul olma dileğidir.

Aynı şekilde Yusuf a.s. da,

"Rabbim, Sen bana mülk verdin, sözlerin yorumundan öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni salihlerin arasına kat." Yusuf 101 demiştir.

Yusuf a.s hayatına bakıldığında kadınların ona olan teklifine rağmen zindanı tercih ederek insanlık neslini ifsad eden amellerden olan zinadan yüz çevirmiştir. Bu tercih onun Salih amele olan hassasiyetindendi.Zira ancak ıslah edici amellerde bulunanlar fesattan uzak durur  ve onu men etmeye çalışır.

Diğer taraftan mülk verildiği halde kendisini kuyuya atan kardeşlerine “Bugün size kınama yok Allah sizi bağışlasın Muhakkak ki Allah merhametlilerin en merhametlisidir. Yusuf 92

Diyerek güç eline geçtiği halde sadece ıslah etmek üzere kardeşlerini affetti.

O halde imrenilecek kişilik sahibi olanlar Süleyman ve Yusuf a.s. dır.Onlara mal-mülk saltanat verilmesine ya da onların zengin olmalarına imrenilecek değildir.onlar  malı bir iktidar ya da kibirlenme vesilesi olarak kabul etmemişlerken,ondan yana da bir arzu duymamışlardı.Onlar bunları  şükrü ifa edilmesi gereken bir nimet  olarak görüp, bunları Salih amel vesilesi kılmak istiyorlardı.

İşte bu şekilde bir amel insanı mal üzerinde iktidar yapar, bu şekilde insan mallaşıp değersiz değil, kişilik sahibi biri olarak malın üzerine hükümdarlar kılınır.

Dünya da böyle iken ahirette de geçer akçe Salih ameldir. Tüm dünyaların malları ve onun yedi misli olanları vermek istediği halde ondan kabul edilmeyecek ilken ufakta olsa Salih amelin kabulü, ufak gibi görülen Salih amelin şu dünya malından ve onun yedi mislinden daha değerli olduğunu ortaya koyar.

İşte Rabbin değer verdiği ve razı olacağı kullar da ancak Rabbinin yüzüne bakabilecek yüzle gitmek üzere amellerini ıslah edenlerdir.

Ey tatmin olmuş nefis. Rabbine dön. Razı olmuş ve razı etmiş olarak. İbadet eden kullarım arasına gir. Cennetime gir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

En Çok Okunanlar

ANKET - ARAŞTIRMA